Vahyin Örnek Modeli: Peygamberler

Dinin ve bu dinin insanlar arasından seçilen bir elçi tarafından insanlara bildirilmesinin gerekliliğine dair şu ana kadar ifade edilenlerin yanında insanların çeşitli arzu ve isteklere yönelik nefsani yapısı göz önünde bulundurulduğunda, onları çekip çevirecek ve birlik içinde yaşamlarını sürdürmelerini sağlayarak aralarındaki husumetleri çözecek bir öndere ihtiyaç duydukları da tarihsel bir gerçekliktir. Bu durum bir peygamberin halkını gerçeğe çağırarak birlik ve beraberlik içinde tutmasından, bir kral ya da hükümdarın toplumuna önderlik etmesine kadar çok çeşitli şekillerde gerçekleşmiştir. Ebû Mansûr el-Mâtürîdî insanoğlunun ilâhî bir bildirim ve onu tebliğ edecek bir peygamber olmadan kendi haline bırakılması durumunda çıkması kaçınılmaz olacak kargaşa ve husumetlere şu şekilde dikkat çekmiştir:

“Doğrusu insanlar çeşitli arzulara ve farklı tabiatlara sahip kılınmıştır. Onların beşerî yapısına öyle baskın nefsani istekler yerleştirilmiştir ki bu yaratılışlarıyla baş başa bırakılsalar menfaatlerin paylaştırılmasında, muhtelif üstünlük, şeref, hükümranlık ve iktidarların ele geçirilmesinde mutlaka birbirleriyle çekişirler. Bunu da karşılıklı nefret ve ardından kanlı mücadele takip eder. Böyle bir durumda toplumların birbirlerini yok edişleri ve çöküşleri muhakkaktır. Hâlbuki evrenin var oluş amacı buna bağlı kılınsaydı, onun mevcudiyetinin hikmeti boşa gider, var edilişi abes olurdu.”[1]

Kur’an-ı Kerim ayetlerinde insanın en güzel biçimde yaratıldığı (Tin Suresi 4) ve iman edip hayra ve barışa yönelik fiiller sergileyenlerin yaratılmışların en hayırlısı olduğu (Beyyine Suresi 7) söylenmekle birlikte aynı zamanda onun nefsi ile baş başa kaldığında nasıl bir varlık olabileceğiyle ilgili de açıklamalarda bulunulur. İnsanın nefsani duygularına yenilip yaratıcısına karşı yaptığı hatalarla birlikte Allah’ın lütuf ve rahmeti sonucu vermiş olduğu sayısız nimet karşısında çok zalim ve nankör olduğu (İbrahim Suresi 34; Adiyat Suresi 6), Allah’ın nimetlerine rağmen çok az şükrettiği (A’raf Suresi 10; Mü’minun Suresi 78), kullar içinden şükredenlerin çok az olduğu (Sebe Suresi 13), zor anında Allah’a yalvarıp yakarmasına rağmen o durumundan kurtulunca hemen eski haline dönerek azgınlık ve sapkınlığa bulaştığı (Yunus Suresi 22-23; İsra Suresi 67), neden yaratıldığını unutarak Rabbine karşı geldiği (Nahl Suresi 4), aceleci, hırslı, sabırsız, tahammülsüz (Mearic Suresi 19), tartışmaya en çok tutkun varlık olduğu (Kehf Suresi 54), nefsinin cimrilik ve doymazlığa yatkın oluşu (Nisa Suresi 128; Muhammed Suresi 38) gibi pek çok olumsuz hal ve vasıflara sahip olduğuna dikkat çekilir. Hayatın içinde tüm bunlara ve belki de bir o kadarına daha şahit olunduğu bir gerçektir. Peki, insanoğlu bu denli olumsuz duygulara sahip iken onun bir peygamber aracılığı ile gönderilecek olan ilâhî buyruklara ihtiyaç duymadan kendi başına yaşamını sürdürebileceğinin söylenmesi gerçekçi bir yaklaşım mıdır?

İnsanlık tarihi incelendiğinde insanların mutlaka başlarında kendilerine yönetici olarak seçtikleri ya da zaten içinde bulundukları sistemin bir sonucu olarak bir liderlerinin olduğu veya o toplumlarla özdeşleşmiş tarihsel isimlerin bulunduğu görülmektedir. Bu liderlere duyulan saygı ve zaman zaman da korku sebebiyle onlara itaat esas olmakta ve sözleri tartışmasız bir emir olarak algılanmaktadır. İşte peygamberlerin gönderilmelerinin faydalarından biri de, onların sahip oldukları liderlik ve fedakârlık özellikleridir. Onlar, içinde bulundukları toplumlarda kulluk ve ibadetinde titiz, üstün ahlâk timsali, cömert, hayır ve barışsever kişiler olarak örnek bir model oluşturmakta, insanlara iyiliği emredip onları kötülüklerden alıkoymaktadırlar:

“Onları, bizim buyruğumuzla yol alan önderler yaptık. “Onlara iyilikler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar, yalnız bize kulluk ediyorlardı.”

(Enbiya Suresi 73).

İnsanlık tarihine yön veren ve isimleri ölümsüz olmuş kişilerin en önde gelenlerinin genellikle peygamberler olduğu görülmektedir. Günümüzde dünya nüfusu dikkate alındığında tek Tanrılı üç büyük dinin ve bu dinler ile özdeşleşmiş peygamberlerin ne kadar çok inananı ve takipçisi olduğunun görmezden gelinmesi mümkün değildir. İlâhî kaynaklı dinleri takip eden insanların tamamına yakınının Allah inancı başta olmak üzere O’nu her şeyden önemli ve yüce bir varlık olarak görerek hayatının merkezine koyması gerektiğini bilmesinden, zekât gibi yardımlara kadar pek çok konudaki inanç ve uygulamaları dikkate alındığında tüm bunları din sayesinde gerçekleştirdikleri görülmektedir. Bu sonuçtan hareketle dinin insan hayatındaki gerekliliği bir kez daha açığa çıkmaktadır.

Karşı karşıya kaldıkları sayısız zorluklara rağmen Allah’tan aldıkları elçilik vazifesini yerine getirmek uğruna canları ve malları ile mücadele eden, yerine getirmiş oldukları tebliğ karşılığında insanlardan herhangi bir ücret istemeyen, dünyevî makam ve mevki peşinde koşmayarak Allah’tan başka hiç kimseden bir beklenti içinde olmayan ve ilâhî vahyi en başta bizzat kendi hayatlarında tatbik ederek yaşantı ile sözleri uyum içinde olan peygamberlerin bu konudaki kararlı ve sağlam tutumları, onların Allah tarafından görevlendirilmiş olduklarını desteklemektedir. Ancak bunun yanında İslâm düşünürlerinin peygamberlerin Allah’tan aldıkları vahiyleri insanlara bildirirken üstlenmiş oldukları hayatî görevleri ile ilgili bazı yaklaşımlarda bulundukları görülmektedir. Peygamberlerin görevleri ile ilgili getirilen açılımlar aynı zamanda peygamberlik müessesesinin insanların hem bu dünya hem de ahiret hayatındaki saadetinin temin edilebilmesi için ne denli gerekli olduğunun da delili olmaktadır. Bu yaklaşımların şu temel başlıklar altında toplanması mümkündür:[2]

  1. Allah’tan başka ilâh bulunmadığını insanlara bildirip sadece ona tapmaya ve ibadet etmeye dâvet etmek.
  2. İnsanlara hak ve bâtıl inançları tanıtıp hak olanları benimsemeyi ve bâtıl olanlarını terk etmeyi tavsiye etmek.
  3. Ahiret âleminin vuku bulacağından insanları haberdar edip cennete girmeye vesile olan hak inanç ve iyi davranışlarla, cehenneme girmeyi gerektiren bâtıl inanç ve kötü davranışları tanıtmak.
  4. İlâhî buyrukları tebliğ edip açıkladıktan sonra bunları bizzat uygulayarak insanlara örnek olmak.
  5. İnsanları varoluşun ve hayatın anlamını düşünmeye çağırıp bunun yollarını göstermek.
  6. İnsanları, akıl yürütme kabiliyetlerini ve duyularını kullanarak evreni inceleyip sırlarını keşfetmeye teşvik etmek.
  7. Öğüt vererek insanların dünya malına düşkünlüklerini ve nefsani arzularına yönelmelerini azaltıp ahiret âlemine de hazırlayarak yaşayan üstün ahlâklı ve erdemli kişiler olmalarını sağlamak.
  8. Allah’ın ve ahiretin varlığından haber vererek insanlara karşı Allah’ın kesin delilini teşkil etmek.

Allah tarafından peygamber ve elçi olarak seçilen insanların içinde bulundukları toplumlarda üstün meziyetlere sahip, saygı duyulan örnek insanlar oldukları görülmektedir. Peygamberler bu yönleriyle insanüstü değil ancak üstün insanlar olarak kabul edilmelidirler. Allah’ın seçkin kıldığı kullar olarak insanlara Allah’tan aldıkları vahyi bildirmelerinin yanında üstün özellikleriyle de kitleleri etkileyerek tebliğ vazifelerini yerine getirmişlerdir. Aynı zamanda sahip oldukları bu insanî ve ahlâkî özellikler onların Allah’tan gelen vahiy ile uyum içinde olmalarını ve bu sayede insanlar üzerindeki etkilerinin de daha güçlü olmasını sağlamıştır. Aksi takdirde kendisine böyle bir görev gelmeden önceki hayatında çirkinlik ve azgınlıklar içinde olan birinin böyle bir görevle şereflendirilerek insanları doğru ve hayırlı olana çağırması ve bu konuda yeterince başarılı olup sözüne itibar edilmesi pek mümkün gözükmemektedir.

Kur’an-ı Kerim ayetleri incelendiğinde Allah tarafından seçilerek insanlara önder olmak üzere gönderilen kişilerin bu görev ile şereflendirilmeden önce de şereflendirildikten sonra da güçlü bir karaktere sahip ve pek çok açıdan da örnek birer insan oldukları görülmektedir. Bu konudaki ayetlerin bir kısmı şu şekildedir:

“İbrahim, gerçekten yumuşak huylu bir insandı; herkes için ah eder, içini çekerdi, yalvarıp yakarırdı.”

(Hud Suresi 75).

“Dediler ki: Ey Şuayb! Namazın mı emrediyor sana, atalarımızın tapar olduğunu terk etmemizi yahut mallarımızda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi? Esasında sen; gerçekten yumuşak huylu, olgun bir insansın.”

(Hud Suresi 87).

“Dediler ki: Ey Salih! Sen bundan önce, aramızda aranan/ümit beslenen bir kişiydin. Şimdi kalkmış, atalarımızın kulluk ettiklerine kulluk etmemizi mi yasaklıyorsun?”

(Hud Suresi 62).

“Kulumuz Eyyub’u da an! …Biz onu sabırlı bulduk. Ne güzel kuldu o! Bize yönelen, yakaran biriydi o.”

(Sad Suresi 41-44).

“Güçlü-kuvvetli, basiret sahibi kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub’u da an! …İsmail’i, Elyese’yi, Zülkifl’i de an! Hepsi seçkinlerdendi.”

(Sad Suresi 45-48).

“Biz böylece ondan, kötülüğü ve fuhşu uzak tutuyorduk. Çünkü o, bizim samimi/seçkin kullarımızdandı.”

(Yusuf Suresi 24).

“Bunun yorumunu bize bildir. Biz senin, güzel düşünüp güzel davrananlardan olduğun kanısındayız.”

(Yusuf Suresi 36).

“Yusuf, ey özü-sözü doğru insan! Şu rüyayı yorumla bize.”

(Yusuf Suresi 46) 

“Kitap’ta İdris’i de an. Çünkü o, özü-sözü tam uyuşan bir kişiydi.”

(Meryem Suresi 56).

“Kudretimize yemin olsun ki, onlardan önce Firavun’un kavmini de ince bir imtihana çektik de, asil ve onurlu bir resul geldi onlara.”

(Duhan Suresi 17) (Hz. Musa).

“Katımızdan bir kalp yumuşaklığı, bir temizlik verdik. Korunan biriydi o. Ana-babasına iyilik eden biriydi; zorba, isyancı biri değil.”

(Meryem Suresi 13-14) (Hz. Yahya).

“Adı, Meryem oğlu İsa Mesih’tir. Dünya ve ahirette yüz akıdır. Allah’a yaklaştırılanlardandır.”

(Ali İmran Suresi 45).

“Zekeriya, Yahya, İsa ve İlyas… Hepsi iyilik ve barış için çalışanlardandı.”

(En’am Suresi 85).

“Ve gerçekten sen, çok büyük bir ahlâk üzerindesin.”

(Kalem Suresi 4).

“Yemin olsun, içinizden size onurlu bir resul gelmiştir.”

(Tevbe Suresi 128).

“O peygamber, inananlar için kendi nefislerinden daha dost, daha yakındır.” (Ahzab Suresi 6) (Hz. Muhammed).

Peygamberlerin sadece dini konularda değil onlarla bağlantılı olan sosyal ve beşerî konularda da insanlara örnek bir rehber oldukları görülmektedir. Örneğin Kur’an-ı Kerîm’de zekât ve sadaka verilmesi çokça övülmüş ancak ayetler dikkate alındığında bunun net bir ölçüsü belirlenmemiştir.

“…Ve sana neyi infak edeceklerini (harcayacaklarını, vereceklerini) sorarlar. De ki: ‘Affettiklerinizi’. Böylece Allah size ayetlerini açıklar, umulur ki düşünürsünüz.”

(Bakara Suresi 219)

ayeti dikkate alındığında esasen burada miktarın belirtilmemiş olması ihlâs sahibi bir mümin açısından daha fazla yükümlülük doğurmaktadır. Belirli bir ölçü ile zekât ve sadakaların verilmesiyle de bu emir yerine getirilebilecek olmasına rağmen insanların Allah’ın emri olan zekât ve sadakayı verirken mallarından ne kadar çok vazgeçebileceklerse onu vermeleri, aynı zamanda kendi içinde bir imtihan da olmaktadır. İşte kişi, peygamberlerin maddi manada sahip oldukları tüm nimet ve imkânları cömertçe paylaşarak ihtiyaç sahiplerine vermelerini örnek alarak söz konusu ibadeti cömertlik ve gönül ferahlığıyla yerine getirebilmektedir. Paylaşmanın çoğalması aynı şekilde inananlar arasındaki kardeşlik bağlarının da güçlenmesini sağlayacaktır.

İnsanların doğru sözlü, dürüst ve adaletli olmaları ile hem kendi hem de yakınlarının aleyhine dahi olsa şâhitlikten kaçınmamaları gibi pek çok erdem, Allah tarafından peygamberler aracılığı ile insanlara bildirilmiş ve peygamberler, Allah’ın buyruklarını bizzat kendi hayatlarında uygulayarak insanlara örnek olmuşlardır. Kısacası Allah’ın vahiy yoluyla insanlardan istemiş olduğu şeyler insanın güç yetireceği, yaşantısına yansıtacağı, uygulanabilir şeylerdir ki bunun en güzel örneği peygamberlerin yaşantıları olmuştur. Peygamberler Allah’ın emir ve yasaklarını tebliğ ederken en başta tüm bu emir ve yasakları bizzat kendi hayatlarında pratiğe dönüştürmüş ve tebliğlerini hem söz hem de hâl ile ifade etmişlerdir. Kur’an ayetleri bizlere peygamberlerin Allah’tan aldıkları mesajı insanlara iletirken aynı zamanda en güzel şekilde yaşanması yoluyla insanlar için örneklik teşkil ettiklerini haber vermektedir.

Dinin tebliğ edilip en güzel şekilde temsil edilmesi için peygamberlik son derece önemlidir. Ancak pek çok ayetin dikkat çektiği gibi peygamberlerin ya da inananların görevi dini gerçekleri insanlara anlatmak ve tavsiyelerde bulunmaktır; onlar üzerinde baskı, zorlama kurmak değil. Peygamberimizin ve Hz. Âdem’den itibaren gönderilen tüm peygamberlerin din adına görevleri dini tebliğ etmek yani Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmaktır; bu mesaja müdahalede bulunmak, ilaveler ya da değişiklikler yapmak vazifeleri olmadığı gibi, peygamberlerin böyle bir eylemi gerçekleştirdiği de düşünülemez. Peygamberlerin vazifesi sadece dini tebliğ etmek ve en güzel şekilde örneklik ve öncülük etmektir. Bu ise son derece şerefli bir görevdir. Bu noktada Kur’an, peygamberimizi çok açık bir şekilde bilgilendirir:

“Sen onların üstüne bir zorba değilsin. O halde, benim tehdidimden korkanlara Kur’an ile öğüt ver.”

(Kaf Suresi 45).

“Rabbin isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın?”

(Yunus Suresi 99).

 

[1]        Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, çev: Bekir Topaloğlu, İSAM Yayınları, Ankara (2002), s. 4-5.

[2]        Muhammed Abduh, Risâletü’t-Tevhîd, Neşreden: Muhammed Reşid Rıza, el-Ceffan ve’l-Cabi, Limasol (2001), s. 109-112.

 

Kaynak: Allaha Öğretilen Din

Bir cevap yazın