Peygamberimizin Ahiretteki Şikâyeti

Son derece acı değil mi

“Ben sizi sadece vahiy ile uyarıyorum”

(Enbiya Suresi 45)

diyen bir peygamberin “Vahiy (Kur’an) bize yetmez” diyen ümmetiyiz. Üstelik peygamberimizin hesap günü Kur’an’ı terkedilmiş, dışlanmış bir kitap haline getirmeleri sebebiyle ümmetinden şikâyetçi olacağına dair bir ayet varken:

“Ve elçi dedi ki: Rabbim gerçekten benim toplumum, bu Kur’an’ı terkedilmiş (bir kitap) olarak bıraktılar.”

(Furkan Suresi 30).

Yani Kur’an ellerinin altında olmasına rağmen ondan istifade etmediler, onu yok saydılar. Varlık içinde yokluk çektiler. Dikkat ederseniz peygamberimiz “Benim sünnetimi, benim sözlerimi terk ettiler” demiyor. “Kur’an’ı terk ettiler” diyor. Zaten daha önce de dikkat çekildiği ve ayetler ile desteklendiği gibi dini konularda peygamberimizin Kur’an dışında bir sözü ve Kur’an’ın uygulanması dışında dini bir sünneti olması mümkün değildir. Âlemlere rahmet kılınan peygamberimizin tek yolu Allah’ın ona vahyetmiş olduğu Kur’an yoludur:

“Onlara ayetlerimiz açık açık okununca, bizimle karşılaşmayı ummayanlar ‘Bize bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir.’ dediler. De ki ‘Onu kendiliğimden değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben sadece vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkuya düşerim.’ De ki: Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size bildirmezdi. Ben ondan önce sizin içinizde bir ömür sürdüm. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz?”

(Yunus Suresi 15-16).

Rabbimiz soruyor kitabında:

“Karşılarında okunup duran bir kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır.”

(Ankebut Suresi 51).

Zaten Allah’ın Resulü’nün dini konuda Allah’ın sözünün yanında, O’nun sözlerine aykırı düşecek, onlarla çelişecek bir sözü olamaz. Münafıklar, güce ve iktidara tapanlar, Allah’ın vahyini, sözlerini değiştiremeyince bu kez o sözleri insanlığa ilan edip tebliğ eden resulü üzerinden çeşitli sözler uydurdular. İşte bugün Müslümanlar ne çekiyorlarsa peygamberimiz üzerinden uydurulmuş sözler sebebiyle çekiyorlar.

Oysa peygamberimize isnat edilen bir söz varsa bunun doğrudan Kur’an’a arz edilmesi ve ancak Kur’an’dan onay alabiliyorsa “peygamberimiz bunu söylemiş olabilir” denilmesi gerekir. Yine de her durumda tereddütsüz amel edilecek olan sadece Allah’ın sözleridir. Bunu söylediğinizde “Siz peygamberi devre dışı bırakıyorsunuz” diye itiraz ediliyor. Oysa devre dışı bırakılan Allah’ın ayetlerini en güzel şekilde uygulayan ve dinini en güzel şekilde tebliğ eden peygamberimiz değil; ayetler hiçe sayılarak rivayetler üzerinden peygamberimize yapılan iftiralardır. Peygamberimize yapılan iftiralara sahip çıkanlar rivayetin ne dediğine değil hangi hadis kitabında geçtiğine bakarak sahip çıkıyorlar. Durum böyle olunca güven duyulan bir hadis kitabındaki rivayet doğrudan bir Kur’an ayeti ile çelişse bile bu rivayeti savunmaya şartlıyorlar kendilerini. Üstelik bu hatalarına dikkat çekenleri peygamberimizi devre dışı bırakmak ile suçluyorlar.

“O Zaman Peygamber Neden Geldi Ki?”

Rivayet kültürüne tabi olan insanlar genelde sanki Allah’ın hükümleri dışında davranmış gibi o güzide elçisini Allah’ın dinine ortak kılıyorlar. Bir de “Peygamber neden geldi öyleyse sadece kitap gelseydi ya” şeklinde tutarsız sorular soruyorlar. Kitap gökten pat diye yere mi inecekti? Öncelikle ayetlerin dikkat çektiği gibi vahiy tek seferde değil, zaman içinde parça parça geldi. O muazzez nebi, ömrünü Kur’an’ı tebliğ etmeye adadı, hayatı pahasına mücadele verdi, insan tahammülünü zorlayan yüklerin altına girdi, seviyesiz ve kaba onca insana tahammül etti ve Kur’an’ı en güzel şekilde yaşayarak, hal ve davranışı ile insanlara örnek olarak Allah’ın ayetlerini tebliğ etti. Buna rağmen yine de ne çok insan ondan yüz çevirdi. Peygamberimiz, ayetlerin ifadesiyle insanlar üzerinde bir tanık, müjdeleyici ve uyarıcı olsun ve Allah’ın ayetlerini insanlara okuyup duyursun diye geldi:

“Biz seni, şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.”

(Fetih Suresi 8).

“İman edip salih amellerde bulunanları karanlıklardan nura çıkarması için Allah’ın apaçık ayetlerini size okuyan bir elçi de (gönderdik)…”

(Talak Suresi 11).

Kendi kendine kitap inse kim onu okuyup dikkate alacaktı? Ayetler açık bir şekilde peygamberimize vahyin veriliş nedeninin, vahyin insanlara bir bildiri, bir duyuru olması için olduğunu söylemektedir:

“İşte bu (Kur’an) uyarılıp korkutulsunlar, gerçekten O’nun yalnızca bir tek ilah olduğunu bilsinler ve temiz akıl sahipleri iyice öğüt alıp düşünsünler diye bir bildirip-duyurma (bir belağ) dır.”

(İbrahim Suresi 52).

Bunca apaçık ayete rağmen “Ne yani peygamberimiz sadece Kur’an’ı tebliğ etmek için mi geldi?” diye soruyorlar. Ya ne için gelecekti? Allah’ın dinine ilave yapmak ya da eksik gördüğü yerleri düzeltmek için mi? Peygamberimiz, Allah’ın resulü yani adı üstünde elçisidir. Bu, bir insanın dünyevi olarak edinebileceği en yüce mevkidir. Allah’ın vahyi bildirmek için seçtiği elçiler de ölümlü birer insandırlar. Ölümsüz olan peygamberler değil, beraberlerinde getirdikleri vahiydir. Bu yüzden Allah’ın gönderdiği dinler, peygamber merkezli değil, vahiy merkezlidir.

Şöyle bir örnek hayal edelim. Bir iş yerinin sahibi, iş yerinde uyulması gereken kurallar ve çalışma düzeni ile ilgili bir bildiri hazırlamış ve şirketin müdürünü çağırarak bu talimatnameyi tam olarak kendisine verdiği şekli ile çalışanlara duyurmasını ve kendisinin de bu kurallara en güzel şekilde uyarak çalışanlara örnek olmasını istemiş olsun. İş yerinin sahibinin bir anlamda elçiliğini yapan bu kişi, kendisine verilen talimatname üzerinde herhangi bir değişiklik yapabilir mi? Bunu patronunun hazırladığı şekilde çalışanlara duyurur. Çünkü kendisine verilen emir bu yöndedir. Şayet o talimatname üzerinde bir değişiklik yaparsa bu artık patron ile müdürün birlikte hazırladığı bir bildiriye döner. Durum bu örnekteki kadar açık ve nettir. Din Allah’ın dinidir ve bu dinde sadece Allah’ın kuralları geçerlidir. Allah’ın bu dini tebliğ etmek üzere seçtiği elçisi ise Allah’tan almış olduğu vahyi en başta en güzel şekilde insanlara bildirip duyurmak, sonra da en güzel şekilde uygulayarak onlara örnek olmak durumundadır. Aksi halde Allah’ın kendisine vermiş olduğu elçilik görevini gerektiği gibi yerine getirmemiş olur.

“Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna rehberlik etmez.”

(Maide Suresi 67).

Peygamberler Allah’tan aldıkları mesajları insanlara bildirdikleri için Allah’ın elçiliği vazifesini yerine getirirler. Onlar insanlara kendi heves ve arzularından konuşmadıkları gibi kendiliğinden bir şey teklif edenlerden de değildirler:

“O arzusuna göre de konuşmuyor. İndirilmiş bir vahiyden başkası değildir o.”

(Necm Suresi 3-4).

“De ki: ‘Tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ben size kendiliğimden/zorlamayla yükümlülük getirenlerden de değilim. Bu (Kur’an), âlemler için yalnızca bir zikirdir (öğüt ve hatırlatmadır).”

(Sad Suresi 86-87).

Allah’ın insanlara mesajlarını iletme yöntemi, seçtiği bir elçi vasıtasıyla gerçekleşir. Oysa ayetlerin dikkat çektiği gibi kimi insanlar bizzat o ayetlerin kendilerine verilmesini isterler:

“İçlerinden her kişi de istiyor ki, kendisine açılıp saçılmış sayfalar verilsin. Hayır, öyle şey olmaz! Doğrusu şu ki, ahiretten korkmuyorlar. Hayır, (iyi bilsinler ki) bu (Kur’an) bir hatırlatıcıdır. Dileyen düşünür onu, öğüt alır.”

(Müddessir Suresi 52-55).

Bununla birlikte esasen görevlendirilen peygamberler, gönderildikleri toplumlar içinde bir anlamda devrim yaparlar. Tüm haksızlık, zulüm ve adaletsizliklere yönelik başkaldırışların daima bir liderin önderliğinde yapılmış olduğu da bir gerçektir. Peygamberler aynı zamanda gönderildikleri toplumlara önderlik ederek inananları bir arada tutmak, onlara destek olmak, zor zamanlarda Allah’ın ayetlerini onlara hatırlatmak, ayetlerden hareketle iyi olanı tavsiye ederek kötü olandan sakındırmak, olası bir fitne durumunda bunun önüne geçmek, savaş gibi durumlarda kendilerini müdafaa etmeleri için onları teşvik etmek ve onları bir arada tutarak kenetlenmelerini sağlamak gibi görevleri de vardır.

Dolayısıyla gerek Allah’ın ayetlerinin ilk defa bildirildiği toplumlara gerekse daha önceden bildirilmiş olmasına rağmen Allah’ın ayetlerini saptırmış ya da unutmuş toplumlara bir peygamberin gelmesi ve onları gerçekler ile yüzleştirmesi gerekir. Peygamberler görevlerini tamamladıktan sonra tüm sorumluluk inananların üzerinde kalır. Peygamberimiz son peygamber olduğuna göre tekrar bir peygamberin gelmesi ve din adına uydurulan şeyler ile mücadele etmesi mümkün değildir. Ancak elimizde peygamberimizin tebliğ ederek bizzat yaşadığı şekli ile Kur’an vahyi bulunmaktadır. İnananlara düşen vahyi tek ölçü bilerek, din adına uydurulan şeyler ile en güzel şekilde mücadele etmektir.

“Biz seni onlar üzerine bekçi yapmadık. Sen onlara vekil de değilsin.”

(En’am Suresi 107).

“Sen sadece bir uyarıcısın. Her şeye vekil olan Allah’tır.”

(Hud Suresi 12).

Kaynak: Allaha Öğretilen Din

Bir cevap yazın