Dinin Kaynağı ve Metodoloji(Yöntem) Sorunu

Dini bir konu ile ilgili açıklama yaparken ya da bir soruya cevap verirken hangi kaynağa başvurulacağı yani izlememiz gereken yolun ne olduğu son derece önemlidir. Bu, dini konuda yöntemin belirlenmesidir. Bugün Müslümanların büyük çoğunluğunda ciddi bir yöntem sorunu var. Dini bilgilerimiz, bunların dayanakları, ne oranda Kur’an’a uygun oldukları, ne oranda Kur’an dışı oldukları, mezhep görüşleri ya da âlim kabul edilen kişilerin yaklaşımları hepsi iç içe geçmiş ve büyük bir karmaşa çıkmış ortaya.

Asıl mesele “Din nedir?” ya da “Dinin kaynağı nedir?” sorularına verilecek cevabın ne olduğudur. Dinin kaynağı yalnız Kur’an mıdır? Yoksa Kur’an ile birlikte, Kur’an dışında peygamberimize isnat edilen ayrı bir sünnet, rivayet kültürü, mezhep görüşleri, âlimler, ilmihal kitapları gibi kaynaklar mıdır? Kısacası din kimin dinidir? Allah’ın mı yoksa Allah ile birlikte hüküm koyan ortaklarından oluşan bir komisyonun mu?

Aradaki kişilerden ve bu kişilerin yazdığı kitaplardan bir türlü Allah’a ve Allah’ın sözlerine ulaşamıyor insanlar. Bu gerçeğe dikkat çektiğinizde kimi insanlar “O zaman sen neden kitap yazıyorsun?” şeklinde itirazda bulunabiliyorlar. Bunu soran kişiler önemli bir hususu gözden kaçırıyorlar. Kimi kitaplar, sadece Allah’ın ayetlerine dikkat çekmek ve çeşitli konu başlıkları altında insanları bu ayetler ile yüzleştirmek ve din adına esas alınması gereken tek kaynağın Kur’an olduğunu ortaya koymak için yazılır. Kimi kitaplar ise Allah’ın ayetlerinin çarpıtıldığı hatta kimi zaman Allah’ın ayetlerine hiç atıf yapıp dikkat çekmeden, gerçek ile yalanın birbirine karıştığı birçok rivayet kullanılarak yazılır. İşte insanların doğrudan Allah’ın sözlerine ulaşamamalarının sebebi, apaçık ve sade olan dini hükümlerin, insanlar tarafından karmaşık hale getirilmesidir.

Dinin bu kadar anlaşılmaz ve karmaşık hale getirilmesinin ardındaki sebeplerden biri hiç şüphesiz kimi grup ve cemaat üyelerinin insanlara “Sen dinini anlayamazsın, gel bize (genelde şeyhimize denmek istenmektedir) tabi ol, hem dini sana anlatalım hem de ahiretini kurtar bizimle” demeleridir. Kimi insanlar Allah’ın dini üzerinde hak iddia ediyorlar. Kendilerini dinin sahibi zannediyorlar. Dinin sahipliği iddiasıyla üzerinde tasarruf hakları olduğunu sanıyor ve dini diledikleri gibi şekillendiriyorlar. Allah ise ayetlerinde açıkça:

 

“Ne kadar da az araştırıp düşünüyorsunuz?”

(Hakka Suresi 42)

 

diye söylüyor.

Allah, başkalarının düşüncelerine körü körüne tabi olmamızı değil, düşünüp araştırmamızı istiyor.

 

Dini Anlamada Metodoloji (Yöntem) Sorunu

 

Dini tartışmalarda önce ana sorunun nerede düğümlendiğini anlamak gerekir. Birçok kişinin zannettiğinin aksine esasen dini meselelerde sorunun özü metodolojik, yani felsefi bir sorundur.

Genellikle birçok kişi tarafından temel sorun, önce ezber, sonra da Arapça bilgisi olarak sunulmaya çalışılıyor. Şüphesiz dini konularda araştırma yaparken Arapça bilmek önemlidir. Yine Kur’an ayetlerini ezbere bilmek de konu ile ilgili tüm ayetleri hatırlayabilmek için işimizi kolaylaştıracak bir özelliktir. Ancak tüm bunlara rağmen temelde sorun metodoloji belirleme sorunudur. Bu da felsefenin ilgi alanındaki bir sorundur. Dini meseleleri sadece kelamcı, fıkıhçı, hadisçi, tefsirci ya da tasavvufçuların tekelinde görmek, hatalı bir yaklaşım olacaktır.

Ezber: Birçok kişinin dini meselelerdeki temel sorunu daha fazla ayet veya daha fazla hadis bilmek gibi ezberle ilgili bir soruna indirgemeye çalıştığı görülmektedir. Hatta bazı kişileri “Büyük âlim” olarak sunmaya çalışanlar, onların hadis hafızı olmalarıyla bu vasfı kazandıklarını söylemektedirler. Elbette mümkün olduğunca çok ayet ve hadis bilmek, dini konuları tartışırken avantajdır ama ufacık bir hafıza aparatına bütün ayet ve hadisleri yüklemenin ve bunları üzerinde taşımanın son derece kolay bir şey olduğu unutulmamalıdır. Dolayısıyla önemli olan hafızada tutmak değil doğru bir yöntem ile bunları kullanmaktır. Kişi istediği zaman bilgisayarından tarayarak örneğin abdest veya köpek kelimesinin geçtiği hadisleri inceleyebilir, aklına gelmeyen hadisleri buradan bulabilir.

Dolayısıyla asıl önemli olan, hadislerin toplanması ve aktarılması gibi süreçlerin incelenmesi, rivayetlerin Kur’an’a uygunluklarının sorgulanması ve Kur’an’a uygun olmayan hadislerin dindeki otoritesinin ne olacağının belirlenmesidir. Bu ise metodolojiyle ilgili bir sorundur. Buradaki metodolojiden kastedilen şey sadece Hanbel’in, Buhari’nin, Müslim’in metodolojilerinin ne olduğunu ezbere bilmek değildir. Bazı hadisçi, fıkıhçı ve tefsirciler, onları ezbere bilmekle onlar hakkında değerlendirmede bulunabilmeyi birbiri ile karıştırıyorlar. Esas olan, ezbere bilmek değil, değerlendirerek varsa şayet tutarsızlıklarının ortaya konulabilmesidir. Metodolojileri değerlendirme ve kaynakların güvenilirliği ise felsefenin ilgi alanındaki bir konudur. Bu değerlendirmede esas olan şey tutarlılık ve epistemolojidir.

Arapça: Kur’an-ı Kerim’in orijinali ve Kur’an dışı kaynaklar Arapça olduğu için elbette Arapça bilmek çok önemlidir. Ama anadili Arapça olanların ehli rey ve ehli hadis, Şii, Sünni ya da Harici ve benzeri şekilde aralarında ayrıldıklarını unutmamak gerekir. Tüm bu ayrılıklarda gerçek sorunun çok az bir kısmı kelimelerin gerçek anlamının Arapçadaki karşılığının ne olduğuyla ilgilidir. Örneğin Haricilerin recmin (zina edenin taşlanarak öldürülmesi) İslam’da yeri olmadığını söylemelerinin sebebi Arapça bir kelimeye farklı anlam vermeleri değil, Kur’an’ın otoritesinin ne şekilde olacağıyla ilgili farklı metodolojik bir yaklaşım benimsemeleridir. Mutezile de ayrı bir Arapça lügate sahip değildi fakat aklın dinle ilişkisi gibi konulardaki metodolojik yaklaşımlarında yani felsefi açıdan diğerlerinden ayrılıyorlardı.

Metodoloji: Bugün İslam âlemindeki farklı görüşlerde en temel sorunlar hep metodolojik yaklaşımların farklılığından kaynaklanmaktadır. Örneğin IŞİD’in uygulamalarından biri olan mürtedin öldürülmesinin veya peygamberimizle alay edenin öldürülmesinin gerektiği ile ilgili hükümlerini ele alalım. Bu tip gruplar fıkıhta ve hadis literatüründe var olan malzemeden hareketle bu hükümleri veriyorlar. Buna karşı Kur’an’da mürtetlere atıf (Bakara Suresi 217, Maide Suresi 54) var ve hiçbir yerde mürtet olduğu için onların öldürülmeleri ile ilgili bir ayet yok. Yine ayetlerde incitici sözler söyleyen ve alay edenlere karşı sabretme var (Ali İmran Suresi 186), başka ayetlerde Allah’ın ayetleri ile alay edenlerin yanından uzaklaşma var (En’am Suresi 68) ama alay edenleri öldürme diye bir hüküm yok. Yani asıl sorun Kur’an ile hadis ve fıkıh arasındaki bu farklı gözüken ifadeler arasında kararın nasıl verileceği. Sorun ezberle ilgili değil. Söz konusu rivayetlerdeki malzemeye karşılık kimse “Kur’an’daki şu ayeti unuttunuz” veya “Benim hadis ezberimdeki şu hadis görüşleri değiştirdi” demiyor. Kimse de Kur’an’daki kelimelere farklı bir anlam verip “Kur’an’da mürtedi öldürme var” veya “Kur’an’da alay edeni öldürme var” diyemiyor. Veya kimse peygamberimizle alay eden Kab b. Eşref’in öldürülmesi hadisindeki şu kelimenin Arapçasını şöyle anlarsanız iş değişir diye iddiada bulunamıyor. Kısacası temel sorun metodolojiktir. Bu yüzden bu sorun özünde felsefi bir sorundur.

Bugün ilahiyat camiasındaki en büyük sorun da genellikle tutarlı bir yaklaşımın olmayışı, hatta tutarlılık diye bir endişenin olmayışıdır. Bir gün camiasını mutlu etmek için son derece zayıf bir hadisle, bir gün halkı mutlu etmek için Kur’an’a da hadise de aykırı ama gelenekte mevcut bir inanç ve uygulamayla, Fransa suikastında Kab b. Eşref hadisini yok sayarak, Kur’an ile yani bir anlamda duruma ve kafalarına göre her seferinde birbiriyle çelişik metodolojilerle hüküm veriliyor. Çoğu zaman da doğru bir metodolojiye sahip olunmadığı ve çelişkili yaklaşımlarda bulunulduğu, hem kendileri hem de halk tarafından fark edilemiyor. Kısacası buradaki en büyük sorun metodolojiyle ve tutarlılıkla ilgilidir. Bu yüzden aynı zamanda felsefenin ilgi alanındaki bir sorundur.

Nasih-Mensuh İddiası

Din adına Kur’an’ın yeterli olduğunu ve peygamberimizin de tabi olduğu yolun bu olduğunu söylediğinizde buna karşı çıkan ve rivayet kültürünü toptan bir şekilde esas alan kişi ve çevreler, nasih-mensuh[1] gibi uydurdukları mekanizmalarla hem Allah’ı hem de elçisini devre dışı bırakmaktadırlar. Bu konudaki rivayetleri esas alarak hem Allah’a hem de elçisine iftira atmaktadırlar. Ya kafalarına göre Kur’an’da yer alan kimi ayetlerin hükmünü ortadan kaldırıyor, yani manasını ve hükmünü nesh edip lafzı duran ayetler olduğunu iddia ediyorlar ya da aslında ilk başta Kur’an ayeti olarak gelmesine rağmen lafzı kalkmış yani şu an Kur’an’da bulunmayan ama hükmü devam eden ayetler olduğunu söylüyorlar.

Örneğin zina edenlerin taşlanarak öldürülmesini emreden “recm ayeti” iddiası gibi. Sözüm ona ayet olan bu iddia, bir keçi ya da koyun tarafından yenildiği için Kur’an’a konulamamış ama hükmü devam etmiştir. Yine sahih kabul edilen hadis kaynaklarında geçtiğine göre Hz. Ömer durumun farkındaymış ama halkın “Ömer Kur’an’a ilave yapıyor” demesinden korktuğu için bu ayeti Kur’an’a yazdırmamış. Bu ne demek? Aslında ayet olan ama şu an Kur’an’da olmayan bir ayet var. Yine adalet ve dürüstlüğü ile nam salmış Hz. Ömer, bile bile Allah’ın Kitabı’ndaki tahrifata göz yumuyor. Ne için? İnsanlardan korktuğu için. Şüphesiz böyle bir şey mümkün değildir. Doğrusu bu iddia tam anlamıyla bir iftiradır.

Yine kimi surelerin aslında daha uzun vahyedildiği ama zamanla o ayetlerin unutturularak nesh edildikleri iddia edilir. Yani hem hükmü hem de metni ortadan kaldırılmıştır. Allah tarafından peygamberimize ve sahabeye unutturulmuştur. Bu ne demektir? Kur’an vahyedildiği gibi elimizde değil eksik demektir. Allah unutturacağı bir şeyi neden vahyetmiştir? Vahyettiği şeyde hata yaptığını fark ederek pişman olmuş ve ayetlerini unutturmak suretiyle geri mi çekmiştir? Bu nasıl bir iftira? Nasıl bir iddiadır? Oysa Kur’an açıkça söylüyor:

“Rabbinin sözü hem doğruluk, hem adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek hiçbir kuvvet yoktur.”

(En’am Suresi 115).

Bu tür iddialarda bulunanlar, bazı ayetleri de bu iddialarını desteklemek üzere kullanmaya çalışıyor ancak bunu yaparken ayeti bağlamından koparıyorlar. Örneğin bu konuda delil olarak ileri sürülen bir ayet şu şekildedir:

“Biz bir ayeti (delili, mesajı, mucizeyi) siler veya unutturursak ondan daha iyisini ya da benzerini getiririz. Allah’ın her şeye gücü yeter olduğunu bilmedin mi?”

(Bakara Suresi 106).

Bu ayette ifade edilen şey, Kur’an vahyi ile indirilen ayetlerin hükmünün ortadan kaldırılması ya da değiştirilmesi ile alakalı değildir. Bir önceki ayetten burada ifade edilen unutturma ya da daha iyisi ile değiştirmenin daha önce kendilerine kitap verilen ancak aralarındaki azgınlık sebebiyle Allah’ın ayetlerini değiştiren Kitap Ehli’nin bozmuş oldukları ayetler olduğu anlaşılmaktadır:

“Nankör olan bazı Kitap Ehli kimseler de, müşrikler de size Rabbinizden bir hayır indirilmesini istemezler. Oysa Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder, Allah, büyük lütuf sahibidir.”

(Bakara Suresi 105).

İhtilafında Rahmet Olan Ümmet

Gerek hadisler arasındaki gerekse hadislerden hareketle kurulmuş mezhepler arasındaki farklılıklara dikkat çektiğinizde genellikle ümmetin ihtilafında yani ayrılık ve anlaşmazlığında rahmet olduğu rivayeti öne sürülür. İnananların Allah’ın ayetlerini en güzel şekilde anlayıp uygulaması gerekirken, uydurma hadis ve rivayetleri kurtarmak uğruna Allah’ın apaçık ayetlerinin hiçe sayıldığı bir konudur bu aynı zamanda. Bununla birlikte ümmetin ihtilafında rahmet olduğunu söyleyip savunanlar, genelde geleneksel çizgi dışındaki her farklı görüş ve eleştirel yaklaşımı dinden çıkmakla ya da peygamberimizi inkâr etmekle suçlarlar. Allah’ın apaçık ayetlerine rağmen birçok rivayeti dinden sayar ve bunları eleştirenleri de sapkın ya da ayrılıkçı olarak görürler. Kısacası bu konuda da kendi içlerinde tutarsızlar. Oysa gerçekte ayrılıkta yani ihtilafta değil ittifakta, bir olmakta rahmet vardır. Ayrılık ve anlaşmazlık her zaman fitne ve kargaşalara sebep olmuştur. İttifak için gerekli olan şey, rivayetlere göre değil, Allah’ın ayetlerine göre hükmetmektir. Bazı konularda farklı görüşler olması gayet normaldir. Ancak dini konulardaki tüm görüşler, Allah’ın ayetlerinden getirilen deliller ile düzeltilmelidir. Yani bir konudaki görüşümüzün aksini ispat eden ayetler karşısında bu görüşümüzü halen daha savunmak hususunda inat ve ısrar edilmemelidir. Neticede hepimizin dini konulardaki hatalarını düzeltecek olan, Rabbimizin ayetleridir.

Ayrılıkta rahmet olduğunu sananlar bilerek ya da bilmeyerek Allah’ın bunca ayetini yok sayarlar:

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, fırkalara bölünüp parçalanmayın…”

(Ali İmran Suresi 103).

“Kendilerine açık-seçik kanıtlar geldikten sonra, çekişmeye girip fırkalar halinde parçalananlar gibi olmayın. Böyle olanlar için çok büyük bir azap vardır.”

(Ali İmran Suresi 105).

“Dinlerini parça parça edip fırkalara, hiziplere bölünenler var ya, senin onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Allah onlara, yapıp ettiklerini haber verecektir.”

(En’am Suresi 159).

“Kendi aralarından çıkan hizipler ihtilafa düştüler. Büyük bir günün tanıklığından ötürü vay o inkârcıların haline!”

(Meryem Suresi 37).

“Onlar ki, dinlerini parçalayıp hizipler/fırkalar haline geldiler. Her hizip kendi elindekiyle sevinip övünür.”

(Rum Suresi 32).

“Kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki kıskançlık ve azgınlık yüzünden fırkalara bölündüler.”

(Şura Suresi 14).

Teorideki Geleneksel Din, Pratikte Nerede?

Çoğu Müslüman’ın inanıp savunduğu dinin, Hıristiyanlar tarafından uydurulan ama en başta uydurdukları şeye kendilerinin uymadığı ruhbanlığa benzediği görülür:

“Bir bid’at olarak ortaya çıkardıkları ruhbaniyeti, onlar üzerine biz yazmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için ortaya çıkardılar. Ama ona gerektiği şekilde saygılı olmadılar.”

(Hadid Suresi 27).

Bugün kimin ne dediğinin, neye dayanarak dediğinin karmakarışık hale geldiği bir dini savunanlar, savundukları bu dini ne kadar uyguluyorlar? Ülkemiz başta olmak üzere bir kısım Müslüman ülkelerde teoride tam olarak geleneksel din algısı benimsenip savunulsa da pratikte birçok inanç ve uygulama göz ardı edilmektedir.

Geleneksel din anlayışının özellikle modernizm altında ezilmiş, törpülenmiş bir şekilde yaşandığı görülmektedir. Çünkü söz konusu geleneksel dinin olabildiğince uygulanmaya çalışıldığı Afganistan, Suudi Arabistan ve İran gibi ülkelerin din anlayışları ortadadır. Buralarda din, daha çok halk üzerinde baskı oluşturma unsuru olarak kullanılmaktadır.

Bugün güya İslam adına insanlık dışı söylem ve eylemlerde bulunanların tamamı da geleneksel din anlayışının dayandığı kaynaklardan besleniyorlar. Dolayısıyla geleneksel dini savunanlar, gerçekte neyi savunduklarının ya da işlerine geldiği gibi teorideki bilgileri kılıfına uydurduklarının farkında değiller. Aslında bu, tam olarak inandığı geleneğin içini boşaltmak ya da çağa uydurmak oluyor. Çünkü geleneksel çevreler işlerine gelen şeye “sünnet” diyerek sarılıyor, işlerine gelmeyen şeyleri ise konu dahi edinmeyerek dikkate almıyorlar. Dolayısıyla bugün aynı kaynaklara dayanan pek çok Müslüman, ülkemizdeki geleneksel din yaşantısına bakarak bizi Müslüman olarak bile kabul etmiyor.

İnananları Kur’an mesajı etrafında toplanmaya davet ettiğinizde, rivayet kültürü ile gelenlerin ve güvenilir kabul edilen hadis kaynaklarında geçenlerin Kur’an’dan referans almasının zorunluluğuna vurgu yaptığınızda “Gelenek elden gidiyor”, “Dinin içi boşaltılıyor” diye bağıranların en başta kendi içinde bulundukları teori ve pratik arasındaki tutarsızlıklarını görmeleri gerekir. Bugün ülkemizde en kökten ve koyu şekilde geleneksel dini yaşamaya çalışanların bile gelenekle gelen birtakım şeyleri uygulamadıklarını, teoride gelenekçiliği savunanların önemli bir kısmının, geleneksel inanç ve kabullerinden büyük oranda ödün verilmiş bir dini yaşadıklarını görmek zor değildir. Televizyonlarda, kitaplarda ya da konferanslarda, müzik dinlemenin, bir çalgı aleti çalmanın, satranç ve tavla türü oyunlar oynamanın, resmin, resim çizmenin, kadınların çalışmasının, sokağa çıkmasının, erkekler ile aynı ortamlarda bulunmasının, erkek ve kadının el sıkışmasının ve benzeri birçok geleneksel kabul ve iddianın dinimizce uygun olmadığı söylense de bunları söyleyen kişilerin birçoğunun hem kendi hayatında hem de ailelerinin hayatlarında iddia ettikleri şeyler gerektiği gibi uygulanmamaktadır. Dolayısıyla neyi savunduğunu bilmeden insan aklına ve yaratılışına uygun olmayan, yaşanılamaz bir dini savunan ama savunduğu bu dini yaşamayan pek çok insan var. Yaşamaya çalışanlar da genellikle bu dini, aileleri ve etrafındakiler üzerinde kurdukları baskı ve zorlama ile yaşatmaya çalışıyorlar.

Örneğin evlerinde televizyon olan, televizyonda konuşan ya da yapmış olduğu bir konuşmayı internet üzerinden yayımlayan kimi kişiler, konuşmaları sırasında kameradaki her görüntünün aynı zamanda bir fotoğraf olduğunu bilmeden resmin haram olduğunu söyleyerek son derece garip bir duruma düşüyorlar. Otuz yıl kadar önce televizyonun haram olduğunu söyleyenlerin evinde son model televizyonlar var artık. Yine yıllarca özellikle kimi dini gruplara bağlı medya organlarındaki dini içerikli programlarda, gerçekte dinde olmayan bu türden haramlar sıralanırken, programın öncesinde ya da sonrasında iddia ettikleri haramlar ile örtüşmeyen yayın ve reklamlara yer verdiler. Halen de vermeye devam ediyorlar. Kur’an’da temeli olup olmadığını dikkate almadan güvenilir olduğu iddia edilen hadisleri kabul eden birçok anne ve baba kızlarını, erkeklerle karışık okullara hatta tek başlarına yurt dışına gönderiyorlar.

Kısacası esasen kendi içinde tutarsız olan ve teorisi ile uygulaması arasında uyumsuzluk olan geleneksel din anlayışıdır. Mevcut cemaatlere bakarsanız her biri geleneksel dini en iyi şekilde kendilerinin anlayıp uyguladıklarını iddia ederler. Kimi zaman da aynı kaynakları kendilerine dini referans alanlar birçok meselede ayrılığa düşer, bir yerlerden bir yorum bulup yapmak istedikleri şeyleri kılıfına uydurur, kimi zaman da birbirlerini din dışı ilan ederler. Allah kimseye din adına bir yetki vermemiştir. “Ben öğüt verip hatırlatıyorum” diyen biri dinselleştirilen rivayetler ile değil, Allah’ın ayetleri ile öğüt vermelidir. Allah’ın yasak etmediği şeyleri yasaklamak ve dini, Allah’ın net bir şekilde belirlemiş olduğu kuralların dışına çıkararak saptırmak kimsenin haddine değildir.

“Şayet Kur’an Yeterliyse Hadi Köpek Eti Yesene”

Dini konular üzerine düşünürken birçok kişi tarafından büyük bir yöntem hatası yapılmaktadır. Kur’an’dan hareketle dini konulardaki doğruları bulmak yani Kur’an’ın ‘furkan’ sıfatını işlevsel hale getirerek doğru ile yanlışı birbirinden ayırmak gerekirken, dini konularda doğru sanılanlarla Kur’an’a gidilmektedir. Bize öğretilen ve geleneksel olarak anlatılan şekli ile yani kafamızdaki din ile vahye gidersek öğrendiğimiz bu dini, vahiyde bulamayız. Bu durumda ya vahyi eksik görme yanlışına düşer ya da vahyi kafamızdaki dine göre çekiştirmeye kalkarız.

Bunca Müslüman’ın Kur’an’ın ortaya koyduğu dini yetersiz görmesinin nedeni, dinini Kur’an’dan değil, Kur’an dışı, içine birçok uydurma, geleneksel Yahudi ve Hıristiyan kaynaklı kabullerin ve siyasi görüşlerin karıştığı kaynaklardan öğrenmesidir. Sonra öğrendiğini Kur’an’da göremeyen çoğu kimse “Bak işte Kur’an yetersiz” demektedir. Örneğin hadisler ve mezhepler kanalıyla gelen geleneksel kabullere göre müzik haramdır. Oysa Kur’an’da böyle bir haram bulunmamaktadır. Durum böyle olunca bazı kişiler “Şayet her şey Kur’an’da yazıyorsa hadi müziğin haram olduğunu Kur’an’dan gösterin bana” şeklinde iddialarda bulunarak söz konusu hataya düşebilmektedirler. Yine benzer şekilde kimi kişiler “Her haramın Kur’an’da yazdığını savunanlar ekmek arası köpek eti yesinler de görelim” şeklinde hezeyanlarda bulunmaktadırlar. Genellikle bu türden yaklaşımlar, doğru ve tutarlı bir yönteme sahip olmamak ve Kur’an’ı hiç anlamamış olmaktan kaynaklanır.

Allah’ın haram kılmadığı her şey, inananlar tarafından yapılmak zorunda değildir. Bunu iddia eden bir kişi üzerindeki elbiseleri ile denize girse ya da sabah pijamaları ile işe gitse dini açıdan bir haram işlemiş olmaz. Buna rağmen bunu yapmaz. Çünkü dini emir ve yasaklar dışındaki konularda sahip olunan kültür ve alışkanlıklara göre davranır insanlar. Bununla birlikte Allah’ın haram kılmadığı bir şeyi yapmak isteyen için de bir engel bulunmamaktadır. Bu konu ile alakalı bazı rivayetler, rivayetleri Kur’an’a arz etmeden toptan bir şekilde kabul edenler için yeterli bir delil teşkil edecektir. Söz konusu rivayetler şu şekildedir:

“Halid İbnu Velid’in bana bildirdiğine göre, Halid, Resulullah ile birlikte, Resulullah’ın zevceleri Meymune’nin yanına girerler. -Meymune hem onun ve hem de İbnu Abbas’ın teyzeleri idi- Meymune’nin yanında kızartılmış bir keler (kertenkele) görürler. Bunu, Necid’den, kız kardeşi Hufeyde Bintul-Haris getirmişti. Meymune keleri Resulullah’ın önüne sürdü. Önüne bir yemek çıkarılıp da ondan bahsedilmeyip ve isminin de zikredilmediği durum nadirdi. (Resulullah kelere elini uzatmıştı ki) orada hazır bulunan kadınlardan biri: “Resululah’a takdim ettiğiniz şeyden haber verin, ne olduğunu söyleyin!” dedi. Bunun üzerine: “O kelerdir!” dediler. Bunun üzerine Resulullah (uzatmış olduğu) elini derhal geri çekti. Halid: “Bu haram mıdır, ey Allah’ın Resulü?” dedi. Resulullah: “Hayır, ancak o benim kavmimin diyarında bulunmuyor. Bu sebeple (Onu yemeye alışkın değilim), içimde tiksinme hissediyorum!” buyurdular. Halid der ki: “Ben keleri (önüme) çekip yedim. Resulullah bakıyor fakat beni yasaklamıyordu.”[2]

Bir rivayet de tavşan etinin yenilmesi ile ilgilidir. Buna göre peygamberimiz hoşuna gitmediği için yememiş ancak yiyen kişilere de yasak etmemiştir: “Bir adam bir tavşan avladı ve Abdullah İbnu Ömer’e gelip: ‘Ne dersiniz (bunun eti yenir mi?)’ diye sordu. Abdullah: ‘Tavşan Resulullah’a da (böyle avlanıp) getirilmişti. Ben de o sırada yanında oturuyordum. Ondan ne yedi ne de onun yenmesini yasakladı’ dedi.”[3] Başka bir rivayette ise kendisine sunulan tavşan etini kabul ettiğinin görülmesi de mümkündür.[4] Yine başka bir rivayet de bu rivayetleri desteklemektedir: “Resulullah hiçbir vakit herhangi bir yemeğe laf etmedi, iştah duyduğu bir yemekse yerdi, hoşuna gitmeyen bir yemekse terk eder, yemezdi.”[5]

Şayet rivayetlerde iddia edilen olaylar gerçekten yaşanmışsa peygamberimizin bu tavrının Kur’an’a uygun olduğu açıktır. Dolayısıyla neyin haram olduğunu Allah belirler. Kimse, kendi hoşuna gitmeyen bir şeyi başkasına da haram kılamaz. Allah’ın haram etmemesine rağmen insanların haram kıldıkları şeylere karşı peygamberimize bildirilen ayet açıktır:

“De ki: ‘Bana vahyolunanlar içinde, bu haram dediklerinizi yiyecek birine yasaklanmış bir şey bulamıyorum. Yalnız şunlardan biri olursa başka: leş, akıtılmış kan, domuz eti -ki o bir pisliktir- Allah’tan başkası adına boğazlanmış bir murdar…”

(En’am Suresi 145).

Örneğin Çin gibi ülkelerde köpek eti yenilir. Aynı şekilde birçok haşere de yenilmektedir. Genelde bazı rivayetlerden ve mezhepsel görüşlerden hareketle haşerelerin yenilmelerinin de haram kılındığını görmek mümkündür. Oysa Kur’an’da bu şekilde bir yasak ve kısıtlama olmadığı gibi bu türden iddialarla çelişen hadis rivayetlerini görmek de mümkündür: “Hilkam İbnu Telib babasından naklediyor: Resulullah’a arkadaşlık yaptım, yeryüzündeki haşerelerden herhangi birini haram ettiğini hiç işitmedim.”[6]

Müslüman olmak isteyen ama içinde bulunduğu toplumun yemek kültürünü de devam ettirmek isteyen biri için, Allah’ın Kur’an’da açık bir şekilde saymış oldukları dışında kendisini bu kültüründen alıkoymasını gerektirecek dini bir yasak yoktur. Allah’ın Kitabı’nda, Allah’ın haram ettiği şeyler bulunur, insanların kültürel olarak kaçındıkları-yapmadıkları şeyler bulunmaz. Allah’ın haram ettikleri, ayetler ile sabittir. Mezheplerdeki yenilmesi haram olanların listesi ise hem büyük bir restoranın menüsünü dolduracak kadar kalabalıktır, hem de kendi aralarında farklılık göstermektedir.

“Ey iman edenler, Allah’ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez. Allah’ın size verdiği rızıklardan helal ve temiz olarak yiyin ve inandığınız Allah’tan korkun!”

(Maide Suresi 87-88).

Görüldüğü gibi Allah’ın helal kılmış olduğu şeylerin haram kılınması ve bu şekilde Allah’ın sınırlarının aşılması yasaklanmıştır. Kur’an’da domuz eti pislik olarak tanımlanmıştır:

“…domuz eti -ki o bir pisliktir-”

(En’am Suresi 145).

Ancak bunun dışında yenilmesi haram kılınan ve pislik olarak tanımlanan bir şey bulunmamaktadır.

Allah’ın ayetlerine dayanmadan ve bunca apaçık ayetini hiçe sayarak konuşmak, gerçek anlamda inanan birine yakışmaz. Rabbimiz Kur’an’da:

“Gerçek şu: Bu Kur’an sana ve toplumuna elbette ki bir hatırlatıcı/bir öğüttür. Bundan sorumlu tutulacaksınız.”

(Zuhruf Suresi 44)

diyorken, hesap günü Allah’ın huzuruna çıktığımızda “Rabbim gönderdiğin kitap yetersizdi. Senin kitabında belirtmediğin ancak yenilmelerini uygun görmediğimiz için kendimize haram kıldığımız şeyler oldu.” diyebilir miyiz? Şayet böyle bir şey dersek Rabbimiz “Siz bunca ayetimden habersiz miydiniz?” demez mi bizlere:

“Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla şuna helal, buna haram demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler.”

(Nahl Suresi 116).

Din Adına Kur’an’a Uyulduğunda Dinin Eksik Kalacağı Korkusu

Bunca apaçık ayete rağmen din, doğrudan Allah’ın vahyinden hareketle anlaşılmaya ve anlatılmaya çalışıldığında, inananların önemli bir kısmında dinin eksik kalacağına dair bir endişe oluşmakta. Bu yüzden Kur’an’ın anlaşılması için kendisi dışında kaynaklara ihtiyaç olduğu iddia edilmekte. Kur’an Allah kelamı olduğuna göre Kur’an bir şeye muhtaçtır demek her ne kadar bu kastedilmek istenmese de aslında Allah o şeye muhtaç demektir. Bu türden iddialar bu niyetle söylemese de farkında olunmadan Allah’ın bunca apaçık ayeti hiçe sayılmaktadır. Allah yeterli ve açık bir vahiy gönderemeyip açıklamasını peygamberimize mi bırakmıştır? Kur’an’da bu iddiayı destekleyecek bir ayet var mıdır? Yoksa bu insanlar Allah ve elçisi adına mı konuşuyorlar? Rabbimiz ayetinde söylüyor bize:

“İşte Allah, size ayetlerini böyle açıklar ki akıl erdiresiniz.”

(Bakara Suresi 242).

“Size ayetlerimizi açıkladık; belki akıl erdirirsiniz.”

(Ali İmran Suresi 118).

Görüldüğü gibi ayetleri peygamberimiz değil, Allah açıklar.

“Peygamberimize isnat edilen sözler peygamberimize ait ama biz onları inkâr ediyoruz”, “Peygamberi de devre dışı bırakıyoruz” diyen bir Müslüman mı var? “Peygamberimiz din adına kendisine vahyedilen dışında bir şey konuşmaz ve uygulamaz” diyoruz. Üstelik bunu yapmadığı gibi istese de yapamaz çünkü Allah, peygamber de olsa yarattığı hiçbir kuluna böyle bir yetki vermemiştir. Bu gerçeği ifade etmek peygamberimize karşı bir saygısızlık değil, aksine gerçek anlamda saygı göstermek demektir. Din adına sadece Kur’an’a tabi olan bir Müslüman’ın peygamberi ile hiçbir sorunu olamaz. Ayetin ifadesiyle peygamberimiz iman sahiplerine kendi canlarından daha yakındır:

“O peygamber, inananlar için kendi nefislerinden daha yakındır.”

(Ahzab Suresi 6).

Buna rağmen kimi kişi ve çevreler “Bunlar sünneti inkâr ediyor, bunları dinlemeyin” diyorlar. “Sahih kabul edilen hadis kitaplarında vahiyle çelişen bir yığın hadis var” diyorsunuz, “Sana hadis düşmanı, Peygamber düşmanı bunlar” diyorlar. “Allah’ın bunca ayetine rağmen nasıl olur da bu hadisleri kabul edersiniz? Peygamberimize yapılan bunca iftirayı nasıl görmezsiniz?” dediğiniz zaman, açıp bakacakları yerde “Bunlar peygamberimizi devre dışı bırakıyorlar” diyorlar. Sonuçta işlerine geleni ve anlamak istediklerini keyiflerine göre dikkate alıyor ya da kulak ardı ediyorlar.

Dini doğru bir şekilde anlayıp yaşamak için Kur’an’ın referans alınmasından başka çıkar yol olmadığını ifade ettiğinizde, bu tutumu yanlış ve yetersiz bulanların bu görüşün aleyhinde yazdıkları şeyler genelde kendi içinde tutarsız, delil sunmaktan ve Allah’ın ayetlerine uygun olan mantıklı bir çözüm ve alternatif getirmekten uzak iddialardan ibaret kalıyor. Bundan daha da hayret verici olanı ise sürekli olarak bu anlayışın dış güçlerin inancımızı bozmak üzere gerçekleştirdikleri oyunlar olduğunun iddia edilmesi. Müslümanlar, münafıklık edenlerin de oyunlarına gelerek kendi elleriyle kendilerine yapabilecekleri her türlü kötülüğü yapmışlar. Yahudi ve Hıristiyan kaynaklarındaki birçok inanç ve kabulü dinin içine sokmuşlar. Kabahati dışarıda aramak da, komplo teorileri kurmak da son derece yersizdir.

Şayet iddia edildiği gibi “dış güçlerin” bir oyunu varsa bu oyunu oynadıkları yer geleneksel dindir. İslam dinini olabildiğince özünden uzaklaştırmak ve itibarsızlaştırmak için Kur’an dışı kaynaklardaki iddiaları dinselleştirmek ve savunmak en çok İslam karşıtlarının işine gelir. İnsanlara gerçek İslam’ı öğretecek ve kalplerini yaklaştıracak olan uydurmalarla dolu geleneksel din değil Kur’an’daki dindir. Bu yüzden varsa şayet bu türden “dış güçler” Kur’an’daki dini değil geleneksel dini kullanmak onların işine gelir. İslam ile ilgili küresel bir korku oluşturmak için gerekli olan malzeme, geleneksel dinin Kur’an dışı kaynaklarında fazlasıyla mevcuttur. Bu gerçeği kavramak için geleneksel dini uygulayanların dayanaklarına ve eylemlerine bakmak yeterlidir.

Geleneksel din algısını benimseyen çoğunluğun dediği şu: “Din, bizim inandığımız ve uyguladığımız gibi yaşanır. Biz atalarımızdan ve âlimlerimizden böyle gördük, bu şekilde işittik. Bak bunca kitapta, kaynakta yazıyor. Siz bu âlimlerden daha mı iyi bileceksiniz? Siz de bize aktarılan ve çoğunluğun benimsediği gibi yaşayın dini.” Oysa bunu iddia edenler Allah’ın dinini, Allah’ın indirdiği gibi yaşamadıklarının farkında değiller.

Bu insanlar Allah’ı bırakmış, hakkı bırakmış, çoğunluğun gereğince düşünüp sorgulamadan öylece benimsediği kabulleri savunuyorlar. Oysa hesap günü çoğunluk içinde yer almak kimseyi kurtarmaz. Çoğunluk hakikat adına bir şey ifade etmez. İnsanların tamamı hakikatin karşısında dursa yine de hakikat değerinden bir şey yitirmez. Ayetler bu gerçeğe açıkça dikkat çeker:

“Şimdi, eğer yeryüzünde (yaşamakta) olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak (başkalarının) zanlarına tabi olurlar ve kendileri hiçbir şey yapmayıp sadece tahmin yürütürler.”

(En’am Suresi 116).

“Onların çoğunluğu zandan başkasına uymaz. Doğrusu zan gerçek adına hiçbir şey ifade etmez. Şüphesiz Allah onların yaptıklarını bilendir.”

(Yunus Suresi 36).

Bugün dünyada iki milyar iki yüz milyon civarında Hıristiyan var. Bunların önemli bir kısmı üçleme inancına iman etmiş durumda. Beş yüz milyondan fazla Budist, yine sadece Çin’de beş yüz milyonun üzerinde yerel öğretilere inanan ve yine beş yüz milyonun üzerinde de kendisini ateist olarak tanımlayan insan var. Bunca sayı fazlalığı hakikat adına bir şey ifade eder mi? Şüphesiz etmez. Hakikat, hakikat olarak kalmaya devam eder. Değerinden en ufak bir şey yitirmez. Geleneksel dini taklit ve takip eden Müslümanlar da öyle sayısal çoğunlukları ile övünmesinler. Çünkü ayetin ifadesi ile peygamberimizden sonra Allah yolunda dosdoğru olup önde gidenler az olacaktır:

“Ve oluşta önde gidenler, yarışta önde gidenler… İşte onlardır yaklaştırılanlar. Nimetlerle dolu bahçelerdedirler. Büyük kısmı öncekilerden, az bir kısmı da sonrakilerden.”

(Vakıa Suresi 10-14).

Rabbim bizleri, önde giden o kutlu azınlıktan kılsın.

 

 

[1]        ‘Nesh’ kelimesi; ‘silme, ortadan kaldırma’ anlamına gelmektedir. ‘Mensuh’ ise ‘silineni, ortadan kalkanı’ ifade etmektedir.

[2]        Buhari, Et’ime 10,14, Zebaih 33; Müslim, Sayd 43, 44, 45, (1945, 1946, 1948); Ebu Davud, Et’ime 28, (3793, 3794), Eşribe 21, (37); Nesai, Sayd 26, (7, 198, 199).

[3]        Ebu Davud, Et’ime 27, (3792).

[4]        Buhari, Sayd 32, 10, Hibe 5; Müslim, Sayd 53, (1953); Ebu Davud, Et’ime 27, (3791); Tirmizi, Et’ime 2, (1790); Nesai, Sayd 25, (7,196).

[5]        Buhari, Et’ime 21, Menakıb 23; Müslim, Eşribe 187, (2064); Ebu Davud, Et’ime 14, (3763); Tirmizi, Birr 84, (2032).

[6]        Ebu Davud, Et’ime 30, (3798).

Kaynak: Allaha Öğretilen Din

Bir cevap yazın