Müslümanlığımızın Sorgulanması

Bu Nasıl Müslümanlık? Bu Nasıl Teslimiyet?

 

En başta kendimize sonra da etrafımızdaki insanlara bakarsak herkes ne kadar iyi değil mi? ‘Ben kötüyüm’ diyen biri var mı? Sorulursa hepimizin kalbi temiz. Hâlbuki Allah’ın ayetlerine göredir insanın iyiliği. Allah’ın sözlerine uygun olmadıkça kim, kime ve neye göre ben iyiyim diyebilir ki?

İnsanlar: ‘Bu kadar kötü varken ben yine iyiyim’ der. Kur’an ise uyarır:

 

Baksana şu nefislerini temize çıkartıp duranlara!

(Nisa Suresi 49).

 

Çoğu insan Müslümanlığı bir kimlik gibi taşır, “Allah var” der yok gibi yaşar, Kur’an’a iman eder ama ondan haberdar olmaz. Örneğin Müslümanlar olarak Kur’an’ı çok severiz ama “Öyle uzaktan uzaktan, hiç dokunmadan; nasıl da sevdik seni Kur’an” dercesine onunla aramıza mesafe koyarız. Bir insan Allah’a inanmasına rağmen O’nun sözlerini dikkate almadan nasıl yaşar? Nasıl hiç haberi olmaz Rabbinin ne söylediğinden? Her şeye vakit bulan insan, okunup anlaşılmayı en çok hak eden Kur’an’ı nasıl olur da açıp okumaz ve anlamak için az da olsa vakit ayırmaz?

 

“Bu nasıl Müslümanlık? Nasıl teslimiyet?” diye sormazlar mı insana? “Müslüman olduğunun göstergesi nedir? Seni diğer insanlardan ayıran ne var ki hayatında” demezler mi? Neden örnek bir inanan olamıyoruz? Çünkü ölçümüz Allah’ın sözleri değil, etrafımızdaki insanlar. Böyle olunca bahaneden bol bir şey yok! Allah’ın bize karşı iyi, merhametli, hoşgörülü ve cömert olmasını bekliyorken acaba biz bu beklentilere uygun bir hayat yaşıyor muyuz? İnsan hastalanır, saçı ağarır, beli bükülür, temizlenmezse kötü kokar ve ölümlüdür ama yine de “Hayat benim, dilediğim gibi yaşarım” der.

 

Sahip olduğumuz her şeyi bize veren, sıkışınca yalvarıp yakardığımız Allah, rahatımız yerindeyken hayatımızın neresinde? Çok sevdiğimiz birinden mektup ya da mesaj alsak ne yaparız? Gerekli gereksiz her bir şey ilgimizi çekiyor da, Allah’ın Kur’an ile gönderdiği mesaj neden ilgimizi çekmiyor?

 

Hangi İslam? Hangi Müslüman?

 

Belki de ünlü düşünür Muhammed İkbal’in dediği gibi:

 

“Eğer biz İslam’ın bir üstün değerler sistemi olduğunu Müslüman olmayanlara anlatmak istiyorsak, onlara her şeyden önce bizim İslam’ı temsil etmediğimizi söylemek borcundayız.”

 

İyilik, adalet ve barışı esas alan, dünyalık hesap yapmayan, kendinden emin olunan, Allah’a yaraşır, inanana yakışır gerçek bir kul olabilmek bu kadar zor olmasa gerek! Peygamberimiz hayatta olsaydı “Çekin o kirli ellerinizi Allah’ın halis dininden ve uydurduğunuz şeyleri dinselleştirmeyin benim üzerimden” diyeceği ne çok “Müslüman” var.

 

Peygamberimiz bugün gelse ve aynı şekilde Allah’ın vahyini tebliğ etse “Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz dinden döndürmek için mi geldin? Sen bize anlatılan peygamber değilsin.” diye ona da karşı çıkarlardı herhalde. Bugün yapılması gereken şey bellidir esasen. Mehmet Akif’in yıllar öncesinden tespit edip söylediği gibi:

 

“Nebiye atıf ile binlerce herze uydurdun. Yıktın da dini mübini, yeni bir din kurdun. Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı, asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı.”

 

Yaşantımıza, davranışlarımıza, ilkelerimize, sözlerimize ve önceliklerimize bakan aklı başında, erdemli biri, bizim için örnek bir Müslüman diyebilir mi? Bugün yaygın olarak yaşanan İslam’ın, Allah tarafından gönderilen bir din olduğunu kabul edebilir mi?

 

2050’den Sonra Müslüman Sayısı Hıristiyan Sayısını Geçiyor

 

Tüm dünyada Müslüman nüfusunun çoğalması ile övünüyoruz. Dünya genelinde birçok konu üzerinde en ciddi araştırmaları yapan ünlü PEW araştırma şirketinin verilerine göre 2050 yılında Müslümanların, Hıristiyanlarla aynı sayıya ulaşacağı ve sonrasında Hıristiyanları geçeceğine dikkat çekiliyor. Özellikle Vatikan da bunun farkında ve Hıristiyan nüfusun artması için kıyasıya bir mücadele veriyor. Aslında sayısal çoğunluk zannedildiği kadar önemli değil. Bir düşünsenize, samimi, kaliteli, iyi eğitimli, her anlamda donanımlı ve Kur’an’a uygun yaşayan Müslüman sayısını arttırmadıkça sayısal çokluk ne kadar önemli olabilir? Bugün ahlaklı insana örnek olarak bir Müslüman değil de bir Japon gösteriliyorsa herkesin Müslümanlığını sorgulaması gerekir. Bugün İslam denilince akıllara barış, huzur, güven, güzel ahlak ve adalet gelmiyorsa, sayısal çoğunluğumuz ile övünmemiz gereksizdir.

Aliya İzzetbegoviç’in bu konudaki yaklaşımı durumu güzel özetliyor:

 

“Müslümanların hızla artan büyük nüfusuyla övünmemiz, bana şişmanlığıyla övünen ve aldığı yeni kilolardan haz duyan bir adamı hatırlatıyor. Ruhumuza, aklımıza ve başarılarımıza vurgu yapmaya ne zaman başlayacağız? Küçük ve kırılgan bir insanda bile insanlığa katkıda bulunabilecek büyük bir ruh bulunabilir. Gücümüz, bilimimiz, edebiyatımız nerede? Nerede buluşlarımız, küllî iyiliğe katkılarımız?”

 

Senin İman Ettiğin Hangi Kuran?

 

Allah’a, Kur’an’a ve peygamberimize iftiralarla dolu rivayet kültürüne ve geleneğe sarılarak, ne varsa hiç sorgulamadan, Kur’an’a arz etmeden, toptan kabul edenler, Kur’an’ın insan yaratılışına ve tabiatına uygun olan halis dinini yaşanılmaz hale getirdiklerinin farkındalar mı? Bunun hesabını nasıl vereceklerini hiç düşünmüyorlar mı? Sorulsa hep bir ağızdan “Kur’an kutsal kitabımız” diyecekler. Ama Ali Şeriati’nin dediği gibi sizin iman ettiğiniz hangi Kur’an? Şöyle söylüyor Şeriati:

 

“Evet, sen Kur’an diyorsun, ama hangi Kur’an? Cehaletin elinde teberrük edilip kutsanan bir nesne olan Kur’an mı? Cinayetin mızraklarının ucundaki Kur’an mı? Yoksa çeyrek yüzyıldan daha az bir sürede, çölün dağınık ve düşman kabilelerini birleştirerek, dünyanın egemen güçlerini -Bizans, Sasani- çökerten, insanlığın kaderini ele geçiren, devrimci yapısıyla insanlık tarihinde yepyeni bir medeniyet ve kültür meydana getiren bir kitap olarak mı Kur’an?

Daha çok hayata, bilgiye, izzet, kemal ve cihada yönelik! Yaklaşık yetmiş suresinin adını insanı ilgilendiren konulardan alan bu kitap; yaklaşık otuz suresinin adını maddi fenomenlerden alırken, yalnızca iki suresinin adını ibadetlerden alan bir kitap!

Bu kitap, “dostunun cehaleti” ve “düşmanının hilesiyle” yaprakları açıldığı günden beri, yaprakları masraflı olmaya başladı. “Metni” terk edilip “cildi” revaç bulduğundan beri adı “okumak” anlamına gelen bu kitap, okunmaz oldu. Kutsama, teberrük ve mal kazanma işleri gördü. Toplumsal, ruhsal ve düşünsel mesele ve dertlerin cevabı bu kitapta aranmadığından beri, onda soğuk algınlığı, romatizma türünden bedensel hastalıkların şifası aranır oldu. Uyanıkken terk edip, yatarken başlarının üstüne asarak uyuduklarından beri, görüyorsun ki ölülerin hizmetine sunulmakta, ölüp gitmişlerin ruhlarına ithaf edilmekte ve sesi yalnızca mezarlıklardan duyulmaktadır.

Okumanın, düşünmenin, aydınlanmanın, kavramanın, bilinçlenmenin, yol bulmanın (hidayet), ayağa kalkmanın (kıyam), amel etmenin kitabı olan Kur’an; izleyicilerinin, yükümlülük, seçebilirlik (furkan) ve insani sorumluluğu adına önerdiği tek çözüm; “İstihare” olan, teberrük edilen bir kitap biçimine dönüştürüldü. İzleyicilerinin ona karşı görevi: Kupkuru bir yüceltme, takdis, tazim, teberrük ve öpmek… Abdestsiz el sürmemek, bir kılıfa geçirerek aynanın kenarına veya duvarın yüksek yerine asmak… Kundağın yanına, yeni evin kapısına, misafirin başucuna… Bazı sureleri, ayetleri de cadıca işlevler, özel törenler, tılsım ve büyüler, cin ve romatizma kovup-gidermeler, büyük büyülerin düğümlerini atmalar… için kullanılır oldu.”[1]

 

Hakikati söylemenin bir bedeli vardır ve Şeriati gibi niceleri bu bedeli ödemişlerdir.

 

Allah Ne Diyor, Biz Ne Yapıyoruz?

 

Öyle bir din düşünün ki kutsal kitabı hep birlikte Allah’ın ipine yapışın, fırkalara bölünüp parçalanmayın; Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra çekişmeye girip fırkalar (mezhepler) halinde parçalananlar gibi olmayın diyecek ama inananlar bunca fırkaya ayrılıp ayrılığa düşecek ve kendileri gibi düşünmeyenleri din dışı ilan edecekler. Kimi mezhep ve tarikat mensupları, başka mezhep ya da tarikattan olan ve namazda imamlık yapan birinin arkasında namaz kılmıyor ve başka mezhebe bağlı Müslümanlar ile aynı safta namaza durmuyorlar. Hatta kimi zaman birbirlerini Müslüman olarak dahi görmüyorlar. Durum bu kadar vahim.

Kur’an’da peygamberimize:

 

“Dinlerini parça parça edip fırkalara, hiziplere (mezheplere) bölünenler var ya, senin onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Allah onlara, yapıp ettiklerini haber verecektir.”

(En’am Suresi 159)

 

denilir. Buna rağmen birileri kalkıp “mezhepsiz din olmaz” der ve hatta mezhebinin görüşlerini Allah’ın sözlerinin önüne geçirirler. Oysa Allah daha önceki peygamberleri ve inananları uyardığı gibi bizleri de uyarır:

 

“Dini dosdoğru tutun; onda bölünüp fırkalara ayrılmayın!”

(Şura Suresi 13).

 

Allah, insanlığın vahiy ile müşerref olduğu ilk günden son nebi Hz. Peygambere gelen son vahye kadar kendisine teslim olan kullarını göndermiş olduğu kitap ve sayfalarda “Müslüman” olarak tarif etmiştir. Buna rağmen inananların çoğunluğu bu şerefli isim ile yetinmeyip bunun önüne, arkasına ekler koymuş ya da falanca mezhebe, filanca tarikata veya cemaate bağlı “Müslümanlar” olarak kendilerini ifade etmişlerdir. Bu da yetmezmiş gibi insanları din adına Allah’ın Kitabı’na davet edenleri, geçmişten beri gelen dini geleneği inkâr etmekle ve sapkınlıkla suçlayarak çoğunluğun duygularını istismar etmiş ve Kur’an’a davet eden inananları dinden çıkmakla ve Allah’ın Resulü’nü devre dışı bırakmakla itham etmişlerdir.

 

Oysa Allah’a gerçek anlamda teslim olmuş bir inananın kazanabileceği en şerefli sıfat Müslüman, illa bir şey ile anılacaksa birlikte anılacağı en şerefli şey de Kur’an’dır. Ayetler açık bir şekilde durumu özetliyor bize:

 

“Allah uğrunda O’na yaraşır bir gayretle didinin. O sizi seçmiş ve dinde size hiçbir güçlük çıkarmamıştır. Babanız İbrahim’in milletini esas alın. Allah sizi, önceden de şu Kitap’ta da “Müslümanlar” diye adlandırdı ki, resul sizin üzerinize bir tanık olsun, siz de insanlar üzerine tanıklar olasınız. O halde namazı kılın, zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı bağlanın. O’dur sizin Mevlâ’nız. Ne güzel Mevlâ’dır O, ne güzel yardımcıdır O!”

(Hac Suresi 78).

 

Bugün tüm dünyada Müslümanların içinde bulunduğu sıkıntı, sancı, bilgisizlik ve yozlaşmaya bakınca, yabancı bir insanın Müslüman olmasını gerekli kılacak ne var? Kur’an dışında hiçbir şey yok aslında. Müslümanların geneline bakarak kolay kolay Müslüman olmaz hiç kimse. Olsa da tam anlamıyla özümseyemez. İslam ile anılacak en son şey terör ve şiddet olması gerekirken bugün “İslam” denilince akla ilk gelen şey bunlar oldu. Tüm kutsal kitaplar:

 

Öldürmeyeceksin

(Tevrat/Çıkış 20:13).

 

Öldürmeyeceksin

(İncil/Luka 18:20).

 

Allah’ın saygıya layık kıldığı cana kıymayın.

(İsra Suresi 33)

 

diyorken mensuplarının eylemleri bu dinlere fatura edilebilir mi? Maalesef ediliyor. Allah böyle söylüyor ama buna rağmen kimi mensupları, haksız yere insanları katlediyor.

 

Edinilen verilere göre bugün tüm dünyada her gün yaklaşık bin Müslüman katlediliyor. İşin daha da acı kısmı bu katliamların %90’ının failleri yine “Müslümanlar”. Kısacası her gün dokuz yüz civarı Müslüman yine Müslüman olanlar tarafından katlediliyor. Sormak gerekir:

Bu nasıl Müslümanlık? Bu hangi İslam?

Hiç şüphe yok ki bu İslam, Kur’an’ın ortaya koyduğu, peygamberimizin tebliğ ettiği ve bizzat yaşayarak örnek olduğu din değil. Din adına uydurulan şeyleri savunanlar, tüm bu katliam ve cinayetlerin ortağıdırlar.

 

Kur’an:

“Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp hevanıza (tutkularınıza) uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.”

(Nisa Suresi 135)

 

şeklinde uyarılarda bulunur. Buna rağmen birçok Müslüman adaletten sapar, haksızlık ve zulme bulaşır, yakınlarını kayırır.

 

Kur’an:

“…Allah, aklını kullanmayanları pisliğe mahkûm eder!”

(Yunus Suresi 100)

 

der. Buna rağmen çoğu inanan, akılla dinin anlaşılmayacağını, düşünmeden, sorgulamadan, Allah’ın vahyini okuyup öğrenmeden sadece anlatılanları kabul edip uygulamamız gerektiğini savunur. Bugün İslam dünyasının içinde bulunduğu içler acısı tablonun en öncelikli sebebi, Allah’ın insanda yaratmış olduğu akıl ayetinin dikkate alınmaması ve indirmiş olduğu vahiy ayetlerinin gereken itibarı görmemesidir.

 

Kur’an:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı, embriyodan/ilişip yapışan bir sudan yarattı. Oku! Rabbin en büyük cömertliğin sahibidir. O’dur kalemle öğreten! İnsana bilmediğini öğretti.”

(Alak Suresi 1-5).

 

“Okuyup araştırdığınız şeylere, öğrettiğiniz şu Kitap’a dayanarak benliklerini Allah’a adamış kullar olun.”

(Ali İmran Suresi 79).

 

“O halde, iyice araştırın, anlayın dinleyin…”

(Nisa Suresi 94).

 

“İyice araştırıp kavrayan bir topluluk için ayetleri biz tam bir biçimde ayrıntılı kıldık.”

(En’am Suresi 98)

 

der. Buna rağmen rivayet kültürünü Kur’an’ın önüne geçirenler tarafından okuyup araştırmak, meseleler üzerine kafa yormak ve gerçeği kavramak üzerine düşünmek değil, anlatılan şekli ile kabul ederek taklit etmek tavsiye edilir. Yine özellikle birtakım asılsız hadis rivayetlerinden hareketle kadınlara okuma yazma öğretilmemesi ya da bir şekilde toplumun dışında bırakılarak evlere hapsedilmeleri söylenir.

 

Yine Kur’an ayetlerinde “Bakışlarınızda ölçülü olun”, “İffetinizi koruyun”, “Çirkin işlerden uzak durun”, “Nefsinize hâkim olun” türünden birçok uyarı yapılır ama tüm bu uyarılara rağmen etek boyu biraz kısalınca birileri yoldan çıkıp sapkınlığa ve tecavüze yeltenir. Bir de utanmadan bu durum bahane edilir. Birileri de çıkıp aynı şekilde utanmadan: “Öyle giyinmeseydi hak etmeseydi” der. “Mini etek giyme, tahrik etme” diyenler bir de dilleri ile tecavüz ederler. Hiçbirimiz bir kadının sokakta çıplak gezmesini istemeyiz ama kadın çıplak da gezse Müslümanım diyen biri, insanlıktan taviz vermemesi gerektiğini bilmelidir.

 

Yine Kur’an ayetleri, samimiyet ve takva ile Allah’a kulluk edin, Allah sakınanları sever der ama dine inandığını söyleyen bazı kişiler riyakârlık ve içten pazarlıkla dünya hesabına, makam ve kariyer sevdasına düşerler. Dosdoğru yol üzerinde olun, iyi ve güzel olana özendirin, kötü ve çirkin olandan sakındırın, daima şükredin, barışı esas alın, affedin, ahlaklı ve faziletli olun, güvenilir olun, güzel söz konuşun der ama mensupları dünya menfaati için birbiri ile çekişerek Allah’ın sınırlarının dışında gezinir.

 

Peki, bu kadar güzel ve yaşanabilir bir dinimiz varken nasıl oluyor da dini doğru bir şekilde bilmiyor ve yaşamıyoruz? Çünkü Kur’an’ı tek ölçü kabul etmiyor, ayetlerini gerektiği gibi dikkate almıyoruz. İnananlar olarak Rabbimizin sözlerine sarılmak ve o sözler ile uyarıda bulunmak durumundayız:

 

“Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi Kur’an’la uyarmaktan vaz mı geçelim?”

(Zuhruf Suresi 5).

 

Baskı Yapmayın Diyen Dinin, Din Adına Baskı Yapan Mensupları

 

Kur’an:

“Siz Allah’a dininizi mi öğretiyorsunuz?”

(Hucurat Suresi 16)

 

diyorken birileri kalkıp Allah’ın indirdiği dini yeterli görmemiş ve Kur’an’da olmayan yeni haramlar ve günahlar çıkarmışlar. Allah’ın dünyevi bir ceza koymadığı kimi günahlar için, Allah’ın kurallarını çiğneyerek, sınırlarını aşarak, insanlar üzerinde baskı kurup cezalar uygulamışlar. Allah’ın verdiği hükümleri yeterli görmeyerek dinde olmayan hükümler uydurmuşlar. Demek ki Allah’ın hükmüne razı olmamış ve O’nu fazla merhametli ve yumuşak bulmuşlar!

 

İmtihan dünyasında olduğumuzu ve insanların özgür iradeleri ile başkalarına zarar vermeden günah işleme özgürlüklerinin olduğunu kabul etmeyerek akıllarınca insanların günaha girmelerine engel oluyorlar. Böyle olunca da riyakâr oluyor insanlar. Baskı sebebiyle dindar ama gerçekte dinsiz hatta belki de ateist. İran, Afganistan ve Suudi Arabistan bu konuda çarpıcı örnekler diyebiliriz. Bu ülkelerde dini gereklilikleri yerine getirmeme, dilediği gibi giyinememe ya da kendi içinde günah işleme özgürlükleri ellerinden alınan kimi insanlar, ya ülkelerinin içinde gizlice ya da ülkelerinden dışarı çıktıklarında açık bir şekilde diledikleri gibi davranabiliyor ve hatta her türlü günaha kolayca girebiliyorlar.

 

Bugün maalesef bir yandan farklı inanç ve kültür sistemlerinin altında varlık mücadelesi veren Müslümanlar, namaz kılıp oruç tuttukları için türlü işkence ve hakaretlere maruz kalmakta ve hatta zorla su içirilerek oruç tutmalarına engel olunmaktadır. Öte yandan kimi kendini bilmez sözüm ona Müslüman gruplar da oruç tutup namaz kılmadıkları bahanesi ile Müslümanlara işkence edip öldürmektedirler. Her iki durumda da baskı ve zorlama yapanlar, bunun hesabını Allah’a nasıl verecekler?

 

Kur’an’da ibadet etmeyenlere hatta Allah’ı inkâr edenlere dahi baskı kurmak ya da onları ibadete zorlamak, yapmayanları ise cezalandırmakla ilgili tek bir ifade yer almaz. Onların hesabı Allah’a kalmıştır. Kulları hakkındaki hükmü yalnız Allah verecektir. Varsa bir cezaları onu ahirette çekeceklerdir. Peki, Kur’an’da emredilmemiş bir şeyi uygulayan ve üstelik bunu din adına yaptığını iddia eden biri Müslüman olabilir mi? Kur’an’da açıkça peygamberimize uyarıda bulunulur:

 

“Rabbin isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın?”

(Yunus Suresi 99).

 

İndirilen Din ve Uydurulan Din

 

Bir ‘indirilen din’; yani peygamberimizin de bizzat uyduğu ve uygulamasıyla insanlara örnek olduğu ilahi kelâm olan Kur’an-ı Kerim, bir de ‘uydurulan din’; yani Kur’an dışında özellikle peygamberimize fatura edilmek suretiyle kutsallaştırılarak dine yapılan ilave ve eksiltmelerle şekillenmiş bir din vardır. Geleneksel ya da yaygın din anlayışı da denilebilir bu uydurulan dine. Kur’an’da hiç yer almamasına rağmen zaman içinde peygamberimiz üzerinden kutsallaştırılmış pek çok şey vardır. Üstelik bunların önemli bir kısmı sahih/güvenilir kabul edilen hadis kitaplarında yer almaktadır.

 

Dini konularda peygamberimize uymak istiyorsak bir konu ile ilgili hüküm çıkartırken doğrudan Kur’an’a uymamız gerekir. Çünkü peygamberimiz Kur’an’ı tebliğ etmek ve Kur’an’a göre yaşamakla emrolunmuştur. Dini konuda hüküm, sadece Allah’ın indirdiği ayetler ile verilir:

 

“Hüküm yalnız Allah’ındır.”

(Yusuf Suresi 40).

 

“O, hükmüne hiç kimseyi ortak etmez.”

(Kehf Suresi 26).

 

Hüküm yalnız Allah’ın olduğu için Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalim olurlar:

“Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir.”

(Maide Suresi 45).

 

Esasen bu yeni bir şey değildir. Biraz araştırma yaparak ve Kur’an’daki ilgili ayetlere bakarak Yahudi ve Hıristiyanların da aynı hataya düştükleri kolayca görülebilir. Onlar da Allah’ın hükmünü terk edip keyiflerine uymuşlardır. Maide suresinde arka arkaya sıralanan ayetlerde Allah açık bir şekilde kendilerine kitap verilenlerin sadece vahiy ile hükmetmelerini söyler bize:

 

  1. “Biz indirdik Tevrat’ı, biz. İyiye ve güzele kılavuz var onda, ışık var. Allah’a teslim olmuş peygamberler, Yahudilere onunla hakemlik yaparlardı. Kendini Rabb’e adayanlarla ilim ve hikmette derinleşmiş olanlar da Allah’ın Kitabı’ndan korumakla görevli olduklarıyla hükmederlerdi… Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kâfirlerin ta kendileridir.”

  2. “…Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir.”

  3. “…İncil bağlıları Allah’ın onda indirdiğiyle hükmetsinler. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler sapıkların ta kendileridir.”

  4. “Sana da Kitap’ı hak olarak indirdik. Kitap’tan onun yanında bulunanı tasdikleyici ve onu denetleyip güvenilirliğini sağlayıcı olarak… O halde onlar arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmet, Hak’tan sana gelenden uzaklaşıp onların keyiflerine uyma…”

  5. “Sen de aralarında, Allah’ın indirdiğiyle hükmet. Onların keyiflerine uyma. Dikkat et de Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni uzaklaştırıp fitneye düşürmesinler…”

  6. “Yoksa cahiliye devrinin hükmünü mü arıyorlar? Gerçeği görebilen bir toplum için, Allah’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?”

    (Maide Suresi 44-50).

 

İşin acı tarafı, bu ayetleri okuyup delil olarak sunduğunuzda, geleneğin gözünü kör ettiği kişiler, geleneklerini savunmak uğruna söz konusu ayetlerin vahyin indiği dönemdeki müşriklerle alakalı olduğunu söyleyerek içinde bulundukları gafleti görmezden gelmeye çalışırlar. Oysa Kur’an ayetleri evrensel ve her döneme hitap eden birer ibrettirler. Herkes kendi durumu için ayetlerden uyarı alır. O gün de aynıydı, bugün de aynıdır:

 

“Ne zaman onlara: ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denilse onlar: ‘Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız’ derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?”

(Bakara Suresi 170).

 

Ayetlerin açık bir şekilde gösterdiği gibi Allah’ın elçisi olan peygamberlere düşen, insanlardan kendi kararlarına uymalarını istemek değildir. Peygamberler insanlardan Allah’ın Kitabı’na uymalarını isterler:

 

“Hiçbir insanın, Allah’ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra insanlara: ‘Allah’ı bırakıp bana kul olun!’ demesi mümkün değildir. Bilakis şöyle der: Okuyup araştırdığınız şeylere, öğrettiğiniz şu Kitap’a dayanarak benliklerini Allah’a adamış kullar olun.”

(Ali İmran Suresi 79).

 

Vahiy ayrıntılı bir şekilde inmiş, Allah da hükmünü net bir şekilde ortaya koymuştur:

 

“Allah size Kitab’ı ayrıntılı kılınmış bir halde indirmişken, Allah’ın dışında bir hüküm koyucu mu arayayım?..”

(En’am Suresi 114).

 

Allah tarafından görevlendirilen peygamberler, insanların ayrılığa düştükleri konularda kendilerine verilen kitap ile hükmederler:

 

“İnsanlar tek bir topluluktu (sonradan yoldan çıkıp parçalandılar). Allah onlara müjde veren ve uyarıda bulunan peygamberler gönderdi. Beraberlerinde gerçekleri içeren kitap da indirdi ki, o peygamber, ayrılığa düştükleri konularda insanlar arasında o kitap ile hükmetsin…”

(Bakara Suresi 213).

 

Kur’an vahyinin indirilişi ile Allah’ın sözü de kimse tarafından değiştirilemeyecek, eksiksiz ve en güzel şekilde tamamlanmıştır:

 

“Rabbinin sözü hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek hiçbir kuvvet yoktur…”

(En’am Suresi 115).

 

Rabbimiz din adına gerekli olan her şeyi, göndermiş olduğu vahiy ile bildirmiştir. Allah için kelime sınırı yoktur. İnsanların Kur’an’da açıklanmadığını düşündükleri şeyler şayet dini anlamda gerekli şeyler olsalardı, Rabbimiz onları da açıklardı. Ayette de dikkat çekildiği gibi Rabbimizin kelimeleri tükenmez:

 

“De ki: Rabbimin kelimeleri için deniz mürekkep olsa Rabbimin kelimeleri tükenmeden önce deniz mutlaka biter. Bir o kadarını daha getirsek de yetmez.” (Kehf Suresi 109).

 

Kaynak: Allah’a Öğretilen Din – Emre Dorman 

 

 

Allah Tarafından Bildirilen, İnsanlar Tarafından Bindirilen

 

Allah’ın vahyettiği aynı zamanda bize yüklediği sorumluluktur. Bu yük yaratılışımıza uygun olandır. Hem ruhumuz hem de bedenimiz için özel dikim ısmarlama bir elbise gibi üzerimize tam olur. Ancak Allah adına insanlar tarafından uydurulanlar, insanın hem ruhunu hem de belini büker. Altından kalkılamaz yükler ile bizi ezer. Biz insanlar tarafından bindirilen yüklerin altında ezilirken, Allah tarafından yüklenen sorumluluğu gerektiği gibi taşıyamayız. Hele ki insanlar tarafından bindirilen yükleri, Allah tarafından bildirilen yükler ile karıştırıp bir de bunu başkalarına da yüklersek, işte o zaman bunun vebalini hiçbir türlü taşıyamayız.

 

Allah, insan yaratılışına uygun şekilde bildirir. İnsanlar ise insan yaratılışını hiçe sayarak Allah adına, insanlar üzerine ağır yükler bindirir. İnsan için esas olan başkaları tarafından uydurularak üzerlerine bindirilen değil, Allah tarafından bildirilendir. İndirilen din bildirilendir, uydurulan din ise bindirilen. İnsanların bindirdiği yüklerden kurtulmadıkça Allah’ın bildirdiği yükü gerektiği gibi taşıyamayız. Din adına bildiğimiz ne varsa hepsini unutarak Rabbimizin sözlerinden başka bize ışık tutacak doğruluk olmadığını anlamamız gerekir.

 

Bugün Müslümanların en fazla ihtiyaç duyduğu şey, akıl, ahlak ve ihlas ile temellenmiş saf bir iman. Kur’an rehber olmadan buna ulaşmak mümkün olmayacak. Din Allah’ın dini ama o dine inananlar, Allah’ın indirdiği kitabı yeterli bulmuyorlar.Müslümanlar olarak bize düşen, gaflet uykumuzdan uyanarak Kur’an’ı rehber edinmek ve İslam dini hakkındaki tüm ezberleri Kur’an ile düzeltmektir. Rabbimiz boşuna söylemiyor:

 

“…Karşılarında okunup duran bir kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır…”

(Ankebut Suresi 51).

 

Allah’ın Kolaylaştırdığını İnsanlar Zorlaştırır

 

Allah daha ne kadar kolaylaştıracak işimizi? Hem bizi vahyi ile şereflendiriyor, hem vahyini apaçık kılarak onu kolayca anlayıp kavramamızı sağlıyor, hem de hesap günü ondan sorumlu tutulacağımızı önceden haber vererek vahye sımsıkı sarılmamızı söylüyor. Gidin kendi kendinize iyinin ne olduğunu bulun ve iyi olun demiyor.Elimize, bizi gerçek anlamda iyi edecek reçeteyi veriyor. Gerçekten Rabbimiz çok büyük rahmet sahibidir.

 

Hepimiz konuşurken anlaşılmak ister ve ona göre konuşuruz. Peki, biz anlaşılmak istiyorken Allah anlaşılmak istemez mi? Allah kullarına anlaşılmaz bir kitap gönderir mi? Anlaşılmayacak bir kitabın gönderilmesinin ne sebebi olabilir ki?Aksine Allah sözün en güzelini en güzel şekilde ifade eder. Anlaşılmaz olan Allah’ın Kitab’ı değil insanların bilmedikleri kitap hakkındaki yargılarıdır. Allah bizleri muhatap alıp kitap göndermişken, bir Müslüman’ın Kur’an’ı hiç okumadan, anlamadan, yaşamadan ölmesi, Allah’a karşı yapılan çok büyük bir ayıp, kendisi için de çok büyük bir kayıptır. Maalesef Kur’an ile kurduğumuz ilişki son derece içler acısıdır.

Mehmet Akif’ten alıntılanan mısralar durumu özetliyor:

 

“Çünkü biz bilmiyoruz dini, evet bilseydik, çare yok gösteremezdik bu kadar sersemlik…

İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!

Yoksa bir maksat aranmaz mı bu ayetlerde?

Lafzı muhkem yalnız, anlaşılan, Kur’an’ın: Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz mananın:

Ya açar Nazm-ı Celîl’in, bakarız yaprağına yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin, ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için!”

 

Kim Bu Münafıklar?

Kur’an’da birçok ayette münafıklara yani ikiyüzlülere dikkat çekildiğini görmekteyiz. Farklı türleri olabilse de genelde münafıklar gerçekte Müslüman olmamalarına rağmen Müslüman gibi davranan ama içten içe de Müslümanlar arasına ayrılık sokmaya, fitne ve kargaşa çıkarmaya uğraşan insanlardır. Üstelik bu kişiler Kur’an vahyi indirilmeye devam ederken yani daha peygamberimiz hayattayken faaliyetlerine başlamışlardır. Bunların bir kısmı gerçekte Yahudi, Hıristiyan ve müşrik olmalarına rağmen Müslüman gibi görünerek gerek eski inançlarındaki birçok şeyi İslam dinine sokmak gerekse kasıtlı olarak peygamberimizden hiç duymamış olmalarına rağmen birtakım şeyleri dinin emirleriymiş gibi yaymak için çalışan kişilerdir. Kur’an bu konuda her fırsatta hem peygamberimizi hem de inananları uyarmaktadır:

 

“İnsanlardan öyleleri vardır ki: ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık’ derler; oysa inanmış değildirler.

(Sözde) Allah’ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar da farkında değiller.

Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı onlar için acı bir azap vardır.

Onlara: ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiğinde: ‘Biz sadece ıslah edicileriz’ derler.

Bilin ki; gerçekten, asıl fesatçılar bunlardır, ama farkında değildirler.

Ve (yine) onlara: ‘İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin’ denildiğinde: ‘Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?’ derler.

Bilin ki, gerçekten asıl kendileri düşük akıllıdır; ama bilmezler.

İman edenlerle karşılaştıkları zaman: ‘İman ettik’ derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise derler ki: ‘Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla sadece) alay ediyoruz.’”

(Bakara Suresi 8-14).

 

Yine aynı şekilde ayetler, kimi insanların Allah’ı şahit tutarak gerçeği saptırdığına dikkat çeker:

 

“İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider ve kalbindekine rağmen Allah’ı şahit getirir; oysa o azılı bir düşmandır.”

(Bakara Suresi 204).

 

Münafıkların inananları saptırmaya çalıştıklarını hatta bu çabalarında ileri giderek peygamberimizi dahi saptırmak için uğraştıklarını haber verir ayetler:

 

“Eğer Allah’ın fazlı ve rahmeti senin üzerinde olmasaydı, onlardan bir grup, seni de saptırmak için tasarı kurmuştu. Oysa onlar, ancak kendi nefislerini saptırırlar ve sana hiçbir şeyle zarar veremezler…”

(Nisa Suresi 113).

 

Yine ayetler, münafıkların ve Yahudilerin bir kısmının peygamberimizi dinlediklerini ama Allah’tan gelen ayetleri saptırmak ve yalancılık etmek için dinlediklerini, aynı zamanda kelimelerin yapılarını bozmaya, ayetlerde ifade edilen şeylere bir anlamda takla attırmaya çalıştıklarına dikkat çeker:

 

“Ey resul! Kalpleri inanmamış olduğu halde ağızlarıyla “inandık” diyenlerin inkârda yarışırcasına koşanları seni üzmesin. Yahudilerden bazıları yalancılık etmek için dinlerler; huzuruna çıkmamış olan başka bir topluluk için dinlerler. Yerlerine oturmuş kelimeleri, yapılarını bozup değiştirirler. “Size şu verilirse alın, eğer o verilmezse çekinin.” derler…”

(Maide Suresi 41).

 

Allah, dikkatli olması için peygamberimizi uyarmakta, hatta bu münafıkların kimler olduğunu peygamberimizin dahi bilmediğine, peygamberimizi de kandırmaya çalıştıklarına vurgu yapmaktadır:

 

“Çevrenizdeki bedevilerden münafık olanlar vardır ve Medine halkından da münafıklığı alışkanlığa çevirmiş olanlar vardır. Sen onları bilmezsin, Biz onları biliriz.

(Tövbe Suresi 101).

 

“Münafıklar sana geldikleri zaman: ‘Biz gerçekten şehadet ederiz ki, sen kesin olarak Allah’ın elçisisin’ dediler. Allah da bilir ki sen elbette O’nun elçisisin. Allah, şüphesiz münafıkların yalan söylediklerine şahitlik eder.”

(Münafikun Suresi 1).

 

Ayetler, münafıkların yaptıkları oyunları haber vererek inananları uyarmaktadır. Münafıklar oyunlarını öyle boyutlara taşımışlardır ki bir mescit yapmış ve bu mescidi, inananları Allah yolundan alıkoymak ve onları saptırmak için karargâh edinmişlerdir. Rabbimiz de peygamberimizi ve inananları uyarmıştır:

 

“Bir de şunlar var: Tutup bir mescit yapmışlardır: Zarar vermek için, nankörlük için, inananları fırkalara bölmek için, daha önceden Allah ve resulüyle savaşmış kişiye gözetleme yeri kurmak için. ‘İyilik ve güzellikten başka bir şey istemiş değiliz!’ diye gerile gerile yemin de edecekler. Allah şahittir ki, onlar kesinlikle yalancıdırlar.”

(Tövbe Suresi 107).

 

Ayetlerden de açıkça görüldüğü gibi, daha peygamberimiz hayattayken, Kur’an vahyini içine sindiremeyen müşrikler, münafıklar ve daha önce kendilerine kitap verilenler içinden kimi insanlar gerek dinde gerekse Müslümanlar arasında her anlamda fitne çıkarma yarışına girmişlerdir. Daha peygamberimiz hayattayken bu mücadeleye girişenlerin, peygamberimizden sonra neler yapabileceklerini düşünmek zor olmasa gerek. Kur’an bu gerçeğe şöyle dikkat çeker:

 

“Onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Hâlbuki onların bir kısmı, Allah’ın sözünü işitip kavradıktan sonra, bile bile onu değiştirirlerdi.

(Bakara Suresi 75).

 

Çünkü peygamberimiz hayattayken Allah’a ve Kur’an’a atılan iftira ve yalanları yani dinde olmamasına rağmen kendisi üzerinden dinselleştirilmeye çalışılan uygulamaları düzelterek, Allah’ın ayetlerinden hareketle doğrusunu gösterme imkânına sahipti. Ancak vefat ettikten sonra ortaya çıkan boşluğu fırsat bilenler, daha ilk günden Müslümanlar arasına ayrılık sokmaya ve dinde olmayan şeyleri dindenmiş gibi gösterme yarışına girdiler. Durum bu kadar net ve açıkken, üstelik Rabbimiz bunca ayetinde bizleri uyarıyorken, nasıl olur da peygamberimize isnat edilen şeyler Kur’an’a arz edilmeden kabul edilebilir?

 

Dolayısıyla gerek peygamberimiz hayattayken gerekse vefatından sonra ortaya atılan ve zaman içinde artarak yaygınlaşan peygamberimize ait olduğu iddia edilen söz ve uygulamaların hiçbirisi, Kur’an gibi güvenilir olamazlar. Kötü niyetli kişilerin elinde gerçek ile yalanın birbirine karıştırılmış olmasını anlamak zor değildir. Kur’an’a uygun olmayan rivayetlerin kim tarafından rivayet edildiğinin ya da kimler tarafından derlenerek hangi kitaplara girmiş olduklarının bir önemi yoktur. Kur’an’dan referans alamayan bir rivayetin, tarihsel açıdan dahi bir değeri yoktur.

 

[1]        Ali Şeriati, Dine Karşı Din, çev: Doğan Özlük, Ankara 2015, s. 122-125.

 

Kaynak: Allah’a Öğretilen Din – Emre Dorman

 

Bir cevap yazın