”Bu Din Akıl Dini Değil, Nakil Dinidir” Eleştirisi

Yanlış İddia 12

 

Din ile ilgili konularda “akıl”a yer yoktur. Kutsal mesajı ya da atalarımızın yorumlarını akıl ile anlama teşebbüsünde bulunmamalıyız. Bize düşen onların bizi yönlendirdikleri şeye mütevazı bir şekilde boyun eğmektir. Aklın, Kuran ile ilgili konuları anlamakta kullanılması yasaklanmıştır. Bu yasağa uyarak, atalarımızın bize dinen doğru olarak sunduklarını takip etmeli ve aklımızı devreye sokmamalıyız.

 

Düzeltme 12

 

Allah’ın mesajını kavramada, aklın önemsiz olduğunu iddia etmek büyük bir hatadır. Kuran birçok ayetinde insan aklına atıfta bulunmuştur. Kuran’da, kutsal mesajı anlamak için düşünme yeteneklerini kullanmayan insanlar kınanırlar:

 

“Çünkü hareket eden varlıkların (yaratıkların) Allah katında en kötüsü, akıllarını işletmeyen sağır-dilsizlerdir.”

(8 Enfal Suresi 22. Ayet)

 

Bu durum insanın aklını kullanmadığı zaman düşeceği durumu açıkça  betimlemektedir. Böyle bir insan, Kuran’a göre, sadece bu dünyada değersiz ve bayağı bir hayat yaşamakla kalmaz, ahiretini de mahveder:

 

“Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehenneme mahkûm ettik. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.”

(7 Araf Suresi 179. Ayet)

 

Furkan Suresi ise Kuran’ın mesajına karşı aldırışsız kalanları şu şekilde nitelendirmiştir:

 

“Yoksa sen bunların çoğunun işittiklerini, akıl ettiklerini mi sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, hatta yolca, hayvanlardan da şaşkındırlar.”

(25 Furkan Suresi 44. Ayet)

 

Kutsal mesajın, akılcı bir şekilde analiz edilmesinin önemi aşağıdaki ayettekinden daha net vurgulanamazdı. Ayette cehennem halkı, dünyada iken “akıl”a sahip olduklarını ama onu hayırlı bir amaç için kullanmadıklarını, bu yüzden şimdi cehennemde bulunduklarını  itiraf ediyorlar:

 

“Ve: ‘Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık!’ diye ilave ederler.”

(67 Mülk Suresi 10. Ayet)

 

Yasin Suresi’nde, yine bu kişilere akıllarını kullanma görevlerini yerine getirmedikleri hatırlatılır:

 

“Yemin olsun, şeytan, içinizden birçok nesli saptırmıştı. Aklınızı hiç işletmiyor muydunuz? Alın size, tehdit edildiğiniz cehennem!”

(36 Yasin Suresi 62-63)

 

O halde, ayetlerin de gösterdiği gibi Kuran akla düşman değildir ve onu insanların ruhsal gelişiminde bir engel olarak görmez. Tersine, Allah, insanları akıllarını kullanarak Kuran üzerine derin derin düşünmeye teşvik etmiştir. Nitekim, Kuran akla dikkat çeken ayetlerle doludur. Örneğin:

 

“Kuran’ı, iyice okuyup düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başka birinin katından gelseydi, elbette ki onun içinde birçok çelişki bulacaklardı.”

(4 Nisa Suresi 82. Ayet)

 

“Onlar bu sözü hiç düşünmediler mi?”

(23 Muminun Suresi 68. Ayet)

 

“Sana bu mübarek Kitap’ı, ayetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.”

(38 Sad Suresi 29. Ayet)

 

“Yine de düşünmeyecek misiniz?”

(6 Enam Suresi 50. Ayet)

 

“Derin derin düşünen bir topluluk için ayetleri böyle ayrıntılı olarak  veriyoruz.”

(10 Yunus Suresi 24. Ayet)

 

“Yemin olsun, size bir Kitap gönderdik ki, öğüt ve uyarınız ondadır. Hâlâ  aklınızı çalıştırmayacak mısınız?”

(21 Enbiya Suresi 10. Ayet)

 

“Eğer düşünüp anlıyorsanız, ayetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.”

(3 Ali İmran Suresi 118. Ayet)

 

“İşte bunlardır, Allah’ın kendilerine lanet edip kulaklarını sağır, gözlerini de  kör ettiği kimseler… Peki bunlar, Kuran’ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?”

(47 Muhammed Suresi 23-24. Ayetler)

 

Kuran, defalarca kez akıl ve anlayışa atıfta bulunur. Birçok ayet göstermektedir ki Kuran insan hayatında akla önemli bir yer verir. Allah’ın elçisi de insanlardan kendisine körü körüne itaat etmelerini istememiştir. Onun yerine onları düşünmeye ve kafa yormaya çağırmıştır. Aşağıdaki ayetler ve diğer birçok ayet Kuran’ın düşünmeyi teşvik ettiğini gösteriyor:

 

“Size bir tek öğüt vereceğim: Allah için ikişer ikişer ve teker teker ayağa kalkın, sonra da düşünün!”

(34 Sebe Suresi 46. Ayet)

 

Allah insanlardan düşünmelerini ve anlama yeteneklerini kullanmalarını bekliyor. Eğer insan bunu yaparsa doğru yolu bulacaktır. Dosdoğru yol ancak aklın ve Allah’ın Kitap’ındaki vahyin ortak yardımı ile keşfedilir ve takip edilir. Bu rehberlik kaynakları birbirinin tamamlayıcısıdır. Eğer olması gereken yerlerinde tutulurlarsa aralarında bir çelişki olmaz. Bu yüzden Allah’ın elçisine Kuran’da şu söylettirilmiştir:

 

“De ki, ‘Benim yolum şudur: Basiret (akıl) ile kavranabilen açık bir delille Allah’a çağırırım, aynı şekilde beni izleyenler de… Allah Yücedir, ben ortak koşan birisi değilim.’”

(12 Yusuf Suresi 108. Ayet)

 

Kuran bir yandan aklın ve kavrama yeteneğinin önemini vurgularken, bir yandan da insanların dinî konularda bir kutsal rehbere sahip olmamaları durumunda atalarını körü  körüne takip edeceklerini belirtiyor. İnsanlar genellikle ebeveynlerinden ve atalarından aldıkları bilgilere inanmayı sürdürüyorlar. Bu bilgileri akıllarını kullanarak analiz etmiyorlar, eleştirel bir değerlendirmeden geçirmiyorlar.

Birçok insan “Nasıl olur da büyüklerimiz ve sevdiklerimiz hatalı olabilir?” diye düşünerek atalarının inançlarını tamamen doğru kabul etmektedir. Yine bu kişiler, ebeveynleri ve sözü geçen kişiler tarafından dinî inanç ile ilgili soru sormamaya teşvik edilmiştir. Ebeveynler ve sözü geçen kişiler kendilerinin inandıkları ancak hiçbir kanıta dayanmayan öğretileri körü körüne takip etmeleri konusunda yeni nesillere telkinde bulunmaktadırlar. Miras alınan bu inançlar, çoğu zaman Allah’ın mesajını kabul etmenin önünde bir engeldir, çünkü ataların inançları çoğunlukla Allah’ın mesajı ile çelişmektedir. Allah’ın doğru ve gerçek olarak sunduğu kendilerine açıklanınca insanların verdikleri tepki şu şekilde olmaktadır:

İnsanlar atalarının, Allah’ın doğru ve gerçek olarak sunduğundan başka bir şeye inandıklarını görürler ancak çoğu zaman atalarının inançlarına tutunmayı sürdürürler. Bu insanlara Kuran’ı takip etmeleri söylendiğinde mazeretleri aynı olmaktadır. Geleneğin gücü onları doğruyu aramaktan alıkoyar. Onlar doğdukları anda üyesi oldukları mezheplerini ya da tarikatlarını körü körüne takip etmeyi, rehberlik için Kuran’a danışmaya tercih ederler. Oysa Kuran’ın bu konudaki tavrı son derece nettir. “Geleneksel olmak” çoğu zaman beraberinde “doğru olma”yı getirmez.

 

“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ dendiğinde, ‘Hayır! Biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.’ derler. Peki, ataları bir şeye akıl erdiremiyor, doğruya ve güzele ulaşamıyor idiyseler!”

(2 Bakara Suresi 170. Ayet)

 

Ataların inançlarının, çoğu zaman Allah’ın mesajını kavramakta bir engel oluşturduğunu söylemiştik. Nitekim, insanların Allah’ın elçilerine yönelttikleri itirazlar bunu kanıtlamaktadır:

 

Nuh Peygamber’e verilen cevap şöyledir:

 

“Biz geçmişteki atalarımızdan böyle bir şey duymadık.”

(23 Muminun Suresi 24. Ayet)

 

 

Hud Peygamber’e verilen cevap ise şudur:

 

“Sen bize tek Allah’a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin?”

(7 Araf Suresi 70. Ayet)

 

Salih Peygamber’e verilen cevap şöyledir:

 

“Atalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi engelliyor musun?”

(11 Hud Suresi 62. Ayet)

 

Şuayb Peygamber’e verilen cevap şu şekilde olmuştur:

 

“Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor?”

(11 Hud Suresi 87. Ayet)

 

İbrahim Peygamber’in sorusuna verilen cevap şöyledir:

 

“Biz atalarımızı böyle yaparlarken bulduk.”

(26 Şuara Suresi 74. Ayet)

 

Yusuf Peygamber’in kavmine uyarısı ise şöyledir:

 

“O’nun yanında nelere kulluk ediyorsunuz? Sadece birtakım isimlere ki, adlarını siz ve atalarınız koymuştur.”

(12 Yusuf Suresi 40. Ayet)

 

Musa Peygamber’e ve Harun Peygamber’e ise şu karşılık verilmiştir:

 

“Biz geçmiş atalarımızdan bunu işitmemiştik.”

(28 Kasas Suresi 36. Ayet)

 

Muhammed Peygamber de şu tepki ile karşı karşıya kalmıştır:

 

“Bu, sizi atalarınızın taptıklarından alıkoymak isteyen bir adamdan başkası değildir.”

(34 Sebe Suresi 43. Ayet)

 

Kuran, ebeveynlerin ve ataların inançlarının körü körüne takip edilmesine şiddetle karşı çıkar. Kuran insanları doğruyu ararken akıl ve mantıklarını kullanmaya teşvik eder. Kuran, iddialarını delillerle desteklemekle kalmaz (Bakınız 4:174, 6:104), kendisine karşı çıkanlara da gerekli kanıtları sorar (Bakınız 21:24, 27:64, 2:111, 37:157).

Oysa ataların körü körüne taklit edilmesi onların görüşlerinin sorgulanmadan, kanıt aranmadan kabul edilmesi anlamına gelir. Şeytan, insanları ataların inançlarına körü körüne uymaya teşvik eder; çünkü onun asıl amacı, insanları Kuran’dan uzaklaştırmaktır:

 

“Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ dendiğinde, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ derler. Ya şeytan; onları alevli ateşin azabına çağırıyor  idiyse!”

(31 Lokman Suresi 21. Ayet)

 

Ne yazık ki birçok insan, kutsal rehberlikle ilgili her konuda Allah’ın Kitap’ına yönelmek yerine atalarını takip etmekte ısrar eder:

 

“Yoksa onlara bundan önce bir kitap verdik de ona mı dayanıyorlar? Hayır! Sadece, ‘Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz’ derler. İşte böyle! Senden önce de hangi kente bir uyarıcı göndermişsek oranın servetle şımarmış kodamanları mutlaka şöyle demişlerdir: ‘Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk; onların eserlerine uyarak yol alacağız.’”

(43 Zuhruf Suresi 21-23. Ayetler)

 

Oysa bizlere düşen, aklın gereklerine ve Kuran’a bakarak atalarımızın inancını bir değerlendirmeden geçirmektir. Bize miras kalan bu inançlar Kuran’ın öğretilerini destekliyor mu yoksa Kuran ile çelişiyor mu? Eğer Kuran’ın rehberliğini gerçek anlamda hayatlarımıza taşımazsak ve atalarımızın inançlarını körü körüne, sorgulamadan takip edersek sonumuzun ne olacağını yine Kuran ayetleri söylemektedir:

 

“Sonra kesinlikle onların dönüşü, çılgın ateşe olacaktır. Çünkü onlar, atalarını sapık kimseler olarak bulmuşlardı. Şimdi de kendileri onların peşlerinden koşturuyorlar.”

(37 Saffat Suresi 68-70. Ayetler)

 

Allah o son günde şunu soracaktır:

 

“Ateş yüzlerini yakar; orada suratları çirkin ve gülünç bir halde bulunurlar. ‘Ayetlerim size okunmadı mı? Ve siz onları yalanlamıyor muydunuz?’ Derler ki: ‘Rabbimiz! Azgınlığımız bizi alt etti; biz, bir sapıklar topluluğu idik.’”

(23 Müminun Suresi 104-106. Ayetler)

 

Bu kişiler o gün bir itirafta bulunacaklardır:

 

“Ve ‘Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık!’ diye ilave ederler.”

(67 Mülk Suresi 10. Ayet)

 

Bizler kendi yaptıklarımızdan ve inançlarımızdan sorumlu tutulacağız, atalarımızın yaptıklarından ya da inançlarından değil:

 

“Onlar bir toplumdu; gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da size aittir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz.”

(2 Bakara Suresi 141. Ayet)

 

Kuran bizim kendi yaptıklarımızdan sorumlu tutulacağımızı, atalarımızın yaptıklarından ve inançlarından sorumlu tutulmayacağımızı açıkça ifade ediyor. Bu yüzden atalarımızın dindarlıklarıyla ilgili tartışmalara girmek anlamsızdır. Genellikle mezheplerinin vefat etmiş büyüklerinin doğru yola kılavuzlanmış olduğunu ve örnek alınması gerektiğini iddia edenler bu insanların kişilikleri hakkında tahmine ve söylentilere dayalı rivayetler ortaya koyarlar.

Öte yandan, onların karşıtları bu iddiaları başka bazı rivayetlere dayanarak reddedip bu  kişiler  hakkında  farklı  bir  resim  çizerler.  Tüm  bu  mezhepçi,  hizipçi  iddialar  bizimle beraber olmayan ve kendilerinden sorumlu tutulmayacağımız atalarımız ile ilgilidir. Bu yüzden onlarla alakalı tartışmaya girmek anlamsızdır. Eğer atalarımız kutsal değerlere uygun bir hayat sürdülerse ödüllerini alacaklardır.

Ancak bizler, haklarında kesin bilgiye sahip olmadığımız ve yaptıklarından sorumlu tutulmayacağımız kişilerin taraftarı olmamalıyız. Hakkında bilgiye sahip olmadığımız konularda tartışmak bizi bir yere götürmeyecektir. Kuran bizden bu tür faydasız tartışmalara girmememizi ister:

 

“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.”

(17 İsra Suresi 36. Ayet)

 

Kuran doğru bilginin önemini vurgular ve bizlerden onu kabul edip ona uygun şekilde davranmamızı ister. Doğru bilginin dışında kalan ve güvenilir bir rehber olmaktan uzak olan sanılar ise reddedilir. Kuran’ın bir ayetinde dediği gibi:

 

“Sanı gerçeğin yerini tutamaz.”

(53 Necm Suresi 28. Ayet)

 

Varsayımlarla yetinmek bize verilen aklı reddetmek anlamına gelir. Bir insan Kuran’a yeni düşüncelere açık bir zihin ile yaklaşmalı, bunu gerçekleştirirken de yerleşmiş fikirleri ve önyargıları bir kenara bırakmalıdır. Doğruyu araştırırken duygusal eğilimler yerine aklın yeteneklerinden faydalanılmalıdır. Bunlar, Kuran’a göre, kutsal rehberi anlamanın temel gereklilikleridir. Kuran’a bu şekilde yaklaşmayanlar için Kuran mühürlü bir kitap olarak kalacaktır.

Sonuç olarak, Allah’ın vahyi olan Kuran ile akıl arasında bir çatışma yoktur. Tersine ikisi birbirini tamamlamaktadır. Kuran bizden mesajını kavramamız için aklımızı kullanmamızı isterken bize atalarımızı körü körüne taklit etmememiz konusunda uyarıda bulunur. Bizler doğruya ulaşmak için sanıya ve miras aldığımız geleneğe güvenmek yerine doğrudan Kuran’a gitmeli, dini tek gerçek kaynağından öğrenmeliyiz.

 

Kaynak: (Dini Anlamada) Kuran Yeter mi? – Kashif Ahmed Shehzada

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir