Bilim ve Din Arasında Çatışma Var Mıdır?

Teizmin bilimle çatışma halinde olduğu inancı  çok yaygındır. Ancak bu inanç çok yersizdir. Zira
Newton’un da tüm hayatı boyunca savunduğu gibi, samimi bir dindar için Tanrı’nın eseri olan doğa ile,  Tanrı kökenli olduğuna inandığı inanç arasında bir  çelişki olmamalıdır.  Hatta Newton’un da açık bir biçimde ifade ettiği gibi doğa, Tanrı’nın ikinci kitabıdır ve bilinçli bir dindarın doğa yasaları ve bilimi görmezden gelmesi mümkün değildir. Tarihte bazıları Tanrı adına bilime savaş açmışlarsa bile,  bu onların teistik dünya görüşünü kavrayamamalarından kaynaklanmaktadır. Nitekim başta İslam’ın  kutsal kitabı Kuran olmak üzere, tüm kutsal kitaplar doğadaki düzene atıfta bulunmakta, bizi fizik yasalarını incelemeye yönlendirmektedirler. Doğalcılıkta  insanın  bilim  yapması  ve  bilime  güvenmesi  için bir motivasyonu olmadığını söylemiştik (Zira Doğalcılık anlayışına göre hayatta hiçbir şeyin de-rin bir anlamı yoktur). Ancak teistik bakış açısında  Newton’un da vurguladığı gibi doğa Tanrı’nın ikinci kitabıdır ve detaylı bir biçimde “okunup” anlaşılmalıdır. Peki din ile bilimin savaş halinde olduğu görüntüsü nereden çıkmaktadır?

Her şeyden önce Orta Çağ’daki Dünya merkezli Evren modeli ile Güneş merkezli Evren modeli arasındaki  çatışmada  Kilise’nin  Galileo’yu  yargılamasının bu görüntüdeki payı büyüktür. Ancak bu  olaydan yola çıkarak teizm ile bilim arasında bir çatışma olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Gü neş merkezli modelin tüm savunucuları dindar kişilerdi, Kopernik de dindar bir papazdı. Güneş mer kezli Evren’i savunmasının arkasında bilimsel nedenlerin yanında dinî nedenler de vardı. O dönemin Dünya merkezli modelinde gezegenler farklı hız-larla ve ilmek olarak bilinen karmaşık yörüngeler de hareket ediyorlardı. Sanılanın aksine yörüngeler  dairesel değildi. Kopernik’e göre bu hem İncil ile  hem Aristo’yla çelişiyordu. Gezegenlerin hızları sabit, yörüngeleri dairesel olmalıydı, bunu yapmanın  tek yolu Güneş’i merkeze almaktı. Kopernik’in bu  inancının arkasında dinî ve felsefi nedenler yatıyordu. Kepler, Galileo’dan çok daha önce Güneş merkezli  Evren’i  savunmuş,  hatta  gezegenleri  eliptik  yörüngelere oturtmuştu. Kepler aşırı dindar bir bilim adamıydı, matematiği Evren’e başarıyla uygulayan ilk bilim adamlarındandı ve bu uygulamanın  arkasında Tanrı’nın Evren’i matematiksel bir plan-la yarattığı ve insanların bu planı anlayabileceği dü şüncesi vardı. Bilimsel yazıları mistik ve dinî argü-manlarla  doluydu.(1) Galileo da aynı şekilde dindar
bir insandı. Nitekim Galileo’nun yargılanmasında  dinî otoriteler arasındaki siyasi çatışmalar özellikle  Protestanlar ve Katolikler arasındaki çekişme etkili olmuştu. Galileo’nun yargılanması tabi ki hatadır  ama olayla ilgili çizilen resim yanlıştır. Galileo’yu  suçlayan  Kardinal  Roberto  Bellarmine  12  Nisan 1615’te kaleme aldığı bir mektupta Güneş merkezli  sistemi reddetme sebebinin kanıt eksikliği olduğu-nu belirtmektedir. Eğer Güneş’in merkezde olduğu
yönünde güçlü kanıtlar verilirse, İncil’in Dünya’nın  merkezde  olduğu  yönünde  yorumlanan  pasajları-nı yeniden gözden geçirmeye hazır olduğunu ifade etmektedir.

Ne var ki günümüzde, o dönemlerde Güneş merkezli modelin, Dünya merkezli modeli açıkça saf dışı bıraktığı, din adamlarının buna rağmen kanıtları görmezden geldiği izlenimi hâkimdir.
Hâlbuki bu izlenim gerçeği yansıtmamaktadır. Her  şeyden önce Dünya hareket ediyorsa paralaks olarak bilinen yıldız hareketlerinin gözlemlenmesi gerekirdi. Paralaks o dönemlerde gözlemlenmemişti. Yine Dünya hareket ediyorsa, Dünya’daki cisimlerin neden savrulmadığı, neden göğe bırakılan balonun  hızla  bizden  uzaklaşmadığı  açıklanamıyordu.  O dönemde Newton’un hareket yasaları daha ortada yoktu. Teleskoba güvenilip güvenilemeyeceği de
aynı derecede tartışmalıydı, zira o dönemlerde gelişmiş bir optik teorisi yoktu. Optik teorisi için de
Newton’u beklememiz gerekmekteydi. Dolayısı ile  Galileo’nun yaptığını iddia ettiği gözlemler de kuş-kuluydu.  O  dönemde  bir  insan  rasyonel  nedenlere  dayanarak Dünya merkezli Evren’i pekâlâ savunabilirdi. Nitekim söylenilenin aksine Dünya’nın merkeze yerleştirilme sebebi tamamen teolojik değildi.  Aristo fiziğine göre toprak ile su, Evren’in merkezine doğru gider, hava ve ateş ise Evren’in merke-zinden uzaklaşır. Dolayısı ile bu inanca göre toprak  ve su, Evren’in ortasında birleşip Dünya’yı oluştur-muştu, Güneş ise ateş olduğu için merkezden uzaktaydı. Dolayısı ile Dünya’nın neden merkezde olması gerektiği o dönemin fiziği ile açıklanabiliyordu. Diğer taraftan o dönemin fiziğiyle Güneş’in neden merkezde olduğunu açıklamak mümkün değildi. O dönemin fiziğine güvenen birinin, hatta ateist  bir  bilim  adamının  bu  nedenden  dolayı  Dünya merkezli bir modeli savunması normaldi. Nitekim  Güneş’in  neden  merkezde  olması  gerektiğini, Dünya’nın neden merkezde olmadığını açıklayan kişi Newton olacaktı. Galileo’nun modeli zaten  kendisinden  önce  yaşayan  Kepler’inki  kadar  karmaşık da değildi, yörüngeler daireseldi, hız sabitti.
Kepler haklı olarak gezegenleri eliptik yörüngelere  yerleştirmiş, gezegenlerin hızlarını doğru olarak ve  kesin matematiksel denklemlerle Galileo’dan önce  ifade etmişti. Dolayısı ile sanılanın aksine Kilise bilimsel kanıtları görmezden gelip dinî nedenlerden  dolayı Güneş merkezli modeli reddetmemişti. Dünya merkezli model bilimsel ve akli olarak savunula bilirdi. Sonuç olarak Galileo’nun yargılanması yanlış olmakla birlikte Galileo’nun teorisini eleştiren
din adamlarının da haklı bilimsel gerekçeleri vardı.  Dahası İslam Dünyası’na baktığımız zaman “Galileo vakası”na benzeyen bir olay bulmak mümkün  değildir. İslam’ın çıkışıyla, doğuda bilimin yükselişi paralel olmuştur. Yani Galileo vakasındaki hatalı  tavır tüm dinlere mal edilemez. Dolayısıyla bu olaya bakarak teistik görüşün bilimle çeliştiğini söylemek yanlış olacaktır.

İkinci çatışma iddiası evrim teorisi çerçevesinde  ortaya çıkmaktadır. Evrim teorisinin bazı dindarlar
tarafından reddedildiği doğru olmakla birlikte, insanlara evrim teorisi diye sunulan tezin çoğu zaman
evrim  teorisinin  doğalcı  versiyonu  olduğu  da  bir  gerçektir. İnsanın kör süreçler tarafından, tamamen  şans eseri oluştuğu iddiası sanki evrim teorisiymiş  gibi sunulur. Oysa bu iddia tamamen felsefi bir iddiadır ve bu iddiayı deneysel olarak sınamak mümkün değildir. İnsanın doğal seçilim ve mutasyonlar  yoluyla doğal bir çerçevede oluştuğu tezi ise çoğu  teistik görüşle çelişmez. Nitekim Darwin’den çok  daha önce İslam âlimleri bugünkü evrim teorisine  çok benzeyen teoriler ortaya atmışlardır. Bu teoriler 8. ile 15. yüzyıl arasında Câhız, Birûnî, İbn Tu feyl, El Maksidi, El Zencâni, Kınalızâde Ali Efendi  gibi çok sayıda dindar İslam âlimi tarafından savunulmuştu. İslam dini, insanın hangi süreçlerle yara-tıldığı konusunda kesin hükümler vermez.

Dolayısıyla İslam teizminin evrim teorisine bir düşmanlığı  yoktur ve İslam teizmi deneysel kanıtların götürd-ğü yere gitmeye hazırdır. Nitekim evrim-din çekişmesi diye sunulan şey, yukarıda da belirttiğimiz gibi  doğalcılık-din  çekişmesidir.  Çoğu  biyolog,  dünya  görüşleri olan doğalcılığı evrim teorisine sokmaya  ve bu şekilde dine saldırmaya çalışmaktadırlar. Bu  durum da evrim teorisi ile din arasında bir çekişme  varmış görüntüsü vermektedir. Nitekim başta insan  genomu projesi başkanı Francis Collins olmak üzere birçok saygın biyolog evrim teorisine dayatılmaya çalışılan doğalcı yorumu eleştirmekte, evrimle teizmin uyumlu olduğunu savunmaktadırlar.
Sonuç  olarak evrim-din çatışması değil, evrimin doğalcı  yorumu ile dinin çatışması vardır. Bu, din ile bilim arasında değil, dine rakip bir dünya görüşü olan doğalcılık ile din arasındaki bir çatışmadır.  Diğer taraftan, teistik bakış açısı doğalcılığın çözemediği  sorunlara  çözüm  üretmektedir.  Evren’in değişmezliği artık sorunlu değildir, çünkü geleneksel teizmin Tanrı’sı fizik yasalarını yaratıp muhafaza etmektedir. Tanrı doğasının değişmez olduğu çeşitli argümanlarla gösterilebilir. Mesela Tanrı, zamanın dışındadır, zira zamanın da yaratıcısıdır ve
zamanın dışında bir varlığın değişiminden bahsetmek mümkün değildir. Çünkü değişimler tanım gereği zaman kavramını içerirler. Tanrı’nın doğasının  değişmediği ve O’nun fizik yasalarını muhafaza ettiği görüşü bizi fizik yasalarının değişmezliğine götürmektedir. Fizik yasalarının değişmemesi de, yukarıda da belirttiğimiz gibi tümevarım kullanımını  gerekçelendirmeye yetmektedir. İkinci sorun zaten  doğalcılıktan  vazgeçtiğimiz  anda  ortadan  kalkar.
Matematiğin fizikte kullanımı sorunu da teizm bakış açısında yok olur, zira teistler geleneksel olarak
matematiği Tanrı’nın zihnindeki düşünceler olarak  görmektedirler.  Dahası  kutsal  kitaplarda  Evren’in  matematiksel  ölçülerle  yaratıldığı  iddiası  yer  almaktadır. Dolayısı ile Evren’i anlamada matematiğin kullanılmasında bir gariplik yoktur. Fizik yasa-larının estetik olması da, onların yaratıcısının Tanrı olduğu görüşüyle uyum içindedir. Bu yüzden fi-zik yasalarında estetik aramak gayet normaldir. Motivasyon sorununun da Newton’un “Tanrı’nın ikin -ci kitabı olarak doğa” doktrini göz önünde bulundurulduğunda kaybolduğunu yukarıda belirtmiştik.

Sonuç olarak bilim ve dinî dünya görüşü arasında hiçbir çekişme bulunmamaktadır. Tam tersine bilim ve din uyumlu bir biçimde çalışmaktadırlar. Diğer taraftan doğalcılık ile bilim arasında ciddi uyuşmazlıklar vardır. Newton, dünya tarihinin en  önemli bilim adamı olarak din-bilim uyumunu yakalamayı başarmıştır. Dindar bir insanın bilimde nasıl devrimler yaratabileceğini, dinî motivasyonların ne denli önemli bilimsel teorilere yol açabileceğini göstermiştir. Newton, Descartes’la birlikte, Aydınlanma olarak bilinen akılcı hareketin kurucularındandır. Newton da Descartes da dindar insanlardır. İkisi de Tanrı’sız bir resmin bizi irrasyonellik ya da şüpheciliğe götüreceğini savunmuş, Tanrı’yı  dünya  görüşlerinin  merkezine  koymuşlardır.  Aydınlanma hareketi ile doğalcılık günümüzde maalesef birbirleriyle karıştırılmaktadır. Din nasıl bilimle
uyumluysa, Aydınlanma ile de aynı şekilde uyumludur. Önemli dinler, başta Kuran’da tarif edilen İslam, akla büyük önem vermektedir. Yukarıda bahsi geçen doğalcılıkla bilim arasındaki gerginliklerin  çoğu, Aydınlanma ile doğalcılık arasında da mevcuttur. Zira doğalcılıkta, şans eseri oluşan bir madde  yığını olan insan beynine güvenmek için en ufak bir neden bile yoktur. Aydınlanma aynı zamanda evrensel hukuk ve ahlakı oturtmaya çalışan bir dünya grüşüdür. Bunu ise teistik dünya görüşü dışında gerekçelendirmek zordur. Hukuk ve ahlak da doğalcı bakış açısında anlamını yitirmektedir.

1.   Kepler’in astronomisinin arkasındaki dinî argümanları in-celemek için bakınız: Peter Barker ve Bernard R. Goldste-in. “Theological Foundations of Kepler’s Astronomy.”  Osi-ris  16:  Science in Theistic Contexts.   University of Chicago
Press, 200
2.   Bellarmine’den  Foscarini’ye,  12  Nisan  1615,  Opere, 12, 171–2;  Discoveries and Opinions of Galileo, çeviren
Stillman Drake, Garden City: Doubleday, 1957) s.162–164
3.   Bu görüşün teolojik ve felsefi tartışması için bakınız: Caner
Taslaman, Evrim Teorisi, Felsefe ve Tanrı, (İstanbul: İstan -bul Yayınevi, 2005)
4.  Evrimin doğalcı yorumunun eleştirisi ve evrimle dinî görüşün nasıl uyumlu olacağını bir biyologun kaleminden okumak için bakınız Dr. Francis Collins, The Language of God ,
(New York: Simon & Schuster 2007), Bölüm 7 ve 10.

Bir cevap yazın